Biliyorum yıllardır pozitif olalım iyi düşünelim iyi olsun diye anlatıp durdum. Yalan değildi hiçbiri ama eksikti, bazen o kadar eksikti ki şimdi şimdi anlıyorum bir bakıma nerelere gidebileceğini bu söylemlerin. Evet elbette gerçeklik çok ama çok tartışmalı bir konu. Nedir gerçek bilmesi zordur. Kimisi der ki nefesindir, sesindir, tenindir gerçek. Ama rüyalarda da olur bunların hepsi ve çok da gerçek gelir insana. Hangisi rüya hangisi gerçektir? Hangisi uyku hangisi uyanıklıktır bilmesi zordur.  İşte bu nedenledir ki bazen öyle bilgiler gelir ki önümüze hem doğrudur hem de bazen çok ama çok hatalıdır. İşte bu pozitif düşünme, iyi şeyler olsun diye iyiyi düşünme de gerçekten işe yarardır. Ağzımızı hayra açmaktır, kalbimizle birlikte. İçimizi sevgiye açmaktır korkudan sıyrılarak. Yıllardır denedim pek çok güzel şey oldu hayatımda diyebilirim ki mucizelerle doldum taştım ama hiç mi zorluk olmadı hem de çok. Şimdi hal böyleyken işler biraz karışıktır. Neden çünkü kalp vardır işin içinde, ruh vardır, akıl vardır, kader ve kısmet de yoktur diyemeyiz elbet onlar da vardır işin içinde bir de seçimler vardır.

Bilmek gerekir ki kesinlikle insana, insanlığa, ilişkilere zarar veren şeyler vardır örneğin dedikodu, çalmak, yalan söylemek, hak yemek, aldatmak, öldürmek, yaralamak… Tüm toplumlarda bilinen, denenmiş, tasdikli kötülerdir bunlar.  Yani bu noktada diyebiliriz ki ahlaklı, erdemli olmaktır bu davranışlardan uzak durmak. Bir de hepsinden ama hepsinden önemlisi kendini bilmek, kendine doğru, dürüst olmak vardır. İşte bu noktada pozitif olma çabası her an bir bombaya, bir çılgınlık, bir kandırmaca, bir yalana dönüşebilir. Çok ama çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü dürüstlük şifanın ve değişimin anahtarıdır. Şöyle bir hikâye ile anlatayım. Mesela evde oturuyorsunuz mutlu gibisiniz sanki J sonra bir koku geliyor burnunuza sanki yanık kokuyor. Ama diyorsunuz içinizden “yemeğin altını kapattım” ben. Pozitif düşüneyim de yemeğin altını kapatmış olayım yan komşudan geliyordur belki ama onun için de iyi düşüneyim dışarlardan geliyordur bu koku. Aradan biraz zaman geçsin… Siz pozitif baktığınız için negatif diye yargıladığınız “ocakta bir şeylerin yanması” fikrini kafanızdan uzaklaştırdınız ve elinizdeki L Hay kitabıyla baş ağrınızdan kurtulmak için olumlama yapıyorsunuz. Bir süre sonra gözünüzün önündeki dumandan kitabı görememeye başladığınızda hala iki seçeneğiniz var. Buranın enerjisi bana kötü geliyor deyip daha içerdeki odalara gitmek veya “Eyvah ocağın altı açıkmış!” deyip mutfağa koşturmak ve yapılması gerekeni yapmak. Elbette burada da komik seçenekler mevcut ama bu kadar abartıya gerek omasın. Öte yandan içeri odaya gittiğinizde bir sonraki durum alevlerin sizin bulunduğunuz odaya gelmesi olabilir.

Şimdi burada pozitif düşüncenin ironik bir şekilde negatif etkilerini anlatma niyetiyle kurgulanan bu hikayeden alınganlık edip bana alternatifler üretmiş olabilirsiniz. Mesela gerçekten pozitif düşünse canı su istediğinde mutfağa gidip ocağı fark ederdi gibi. Ya da birçok başka şey… Öte yandan diyebilirsiniz ki pozitif düşünürsen ocak açık kalmazdı zaten vs…  Bir kere şunu özellikle vurgulamak isterim ki ocağın açık kalması her insanın başına gelebilecek her hangi bir zorluğu simgeliyor. Derseniz ki ben pozitif düşündüm ve hiç ama hiç zorluk yaşamadım hayatta kargalarla birlikte güleriz buna. Dolayısıyla unutun ocak en baştan açık kalmazdı masalını. Mesele bu değil. Mesele iyi kötü, pozitif-negatif kutuplarına ve bir sisteme kendimizi kaptırıp olanı fark etme yetimizi bırakmamız.  

Yani iki uç nokta var. Bir yanda her on dakikada bir “ocağı kapattım mı?” diye kontrol eden bir insan olmak, diğer uçta da olabilecek en ufak zorlukla yüzleşmekten kaçan ve kaçmak için de “pozitif olmanın gücünü” kendine kalkan yapan bir insan olmak.

İşte benim bugün anlatmak istediğim uç nokta Budist psikolojide “delusion” olarak tanımlanan yani “sanrı” hali. Bu sanrı haline girmek hepimizin her an yaptığı, yaşadığı bir durum. Sanmayın ki günlük hayatın bir parçası değil. Ta kendisi. Ayrıca bu noktada pozitif negatif diye bir ayrım yok. İster bugün yüzlerce mucize beni bekliyor diye ister hayat bugün bana ne tuzaklar kurdu diye düşünün, içinizde bir parça her iki durumda da sizinle kavga edecek. Kendinizi kandırıyor olacaksınız. Samimiyetle hayatın bir mucize olduğuna inanıyorsanız ki benim inandığım günler oldu, o zaman zaten ayırmayacaksınız ha dolmuşu kaçırmışım ha sınavdan kötü not almışım sizi etkilemeyecek. Siz bir çiçeğe bakıp yüz bin mucize göreceksiniz orda. Bahsettiğim bu değil. Bahsettiğim içinizde derinde bekleyen bir öfke, bir korku var, gözünüzün önünde dolaşıp duran kaygılar var, kendinizi yalnız, çaresiz ve sevgisiz hissediyorken “ben süper hissediyorum hayat mucizelerle dolu!?!” derken çatlayan bir sesiniz varsa işte o zaman kendinize ve herkese hatta hayata karşı kocaman bir yalanın ortasına düşüyorsunuz demek. Kendine dürüst olmak ilk koşulu bu hayatın… Başka da bir koşulu yok aslında.

İşte bazen siz de içinizde iyi hissetmek için çaba göstermekten bitkin düşen bir parça görürseniz onu dinleyin. İyi hissetmek için çabalamayı bırakın. Yaşam zaten gerçekleri görürken yeterince uğraştırıcı bir bulmaca, bir de kendi kendinize yarattığınız bir bulmaca koymayın kapının önüne. Uyması zor olan yasaklara bir de kendi yasaklarınızı eklemeyin. Hissetmesi cesaret isteyen duyguları gördüğünüzde utanmayın. Yüzleşmesi yürek isteyen arzularınızı zincirlere vurmaya çalışırken o zincirlerle kendinizi zincirlenmiş bulmayın.

Yani hayatı kontrol etmek adına onu yaşamaktan vazgeçmeyin… Çünkü eninde sonunda o altı yanan ocak sizi bekliyor ister hemen ilgilenin ister biraz daha bekleyin… Ama her geçen gün daha zorlaşacağını aklınızdan çıkarmayın…

Hari om tat sat…

Sat Nam

Namaste

Advertisements