Merhaba,

Bu yazı nereye doğru gidecek ben de bilemiyorum… Aslında bugün tezimi yazmak için evde kalmayı tercih ettiğim bir gün. Tek ödevim tezim bu aralar… Öte yandan tez sadece tez de değil benim için sanki yıllardır beslediğim büyüttüğüm hayallerim, bazen korkularım, güvensizliklerim ve daha nice nice parçalar var onda… Bir kere arada bir terk edişim var yeniden başlayışım… Kendi istediğimi seçişim var… Kendi isyanımın yolumu açışı var, ben var içinde… Neye olduğunu bilmediğim bir isyan var. Kalbimdeki parçalar var onda, mikroskop var, daha yakında görme isteği, anlama çabası var… İçimde ne var ne yok onu bilme, kendimi bilme, görme, değerlendirme durumum var. O yüzden çözülen çözülene içim dışım hassas biraz…

Bu hassasiyete bir de gelecek kaygısı eklenince ilginç bir çözümleme geliyor… Gelecek kaygısı yazmasaydım diye düşünüyorum öyle de korkutuyor beni 🙂

Bugün beni etkileyen iki konu var herşeyin içinde.. Bir tanesi bebeklerle yapılan bir araştırmanın sonuçları, diğeriyse Ece Temelkuran’ın 26 ağustos tarihli yazısı… Her ikisi de ayrı ayrı o kadar içe işleyen şeyler ki belki kitaplar yazılabilir bu konularda… Ama ben bu ikisini aynı yerden bakarak anlatacağım.

Bebeklerle yapılan araştırma gösteriyor ki daha üç aylıkken insanın bir etik anlayışı var. Kötü davranışı anlıyor ve onaylamıyor. İyi olanı seçiyor. Öte yandan kötünün cezalandırılması kavramına da sahip yani bir çeşit adalet kavramı var. Buraya kadar herşey çok temiz, çok güzel. Yani diyor insan bırakayım bebek kendisi oluversin. Zaten kalbinde güzel bir ahlakla geliyormuş… Fakat bu noktada belki de dünyanın, tüm insanlığın en en büyük handikapının da kaynağı gün gibi ortaya çıkıyor: Bebekler kendi gibi olanı tercih ediyor. Bu da sorun değil, olabilir. Amma ve lakin kendi gibi olmayanı cezalandırıyor. İşte bu noktada her şey ama her şey karışıyor.. Bu kendi gibi olmak öyle menem bişi ki mesela aynı boydasın diye birini kendine yakın hissetmek gibi.. Aynı yaştasın diye, aynı müziği dinliyor diye, aynı renk gözün var diye, ikiniz de solaksınız diye… İkiniz de kadınsınız diye, ikiniz de ….

İşte böyle gidiyor bu liste. Aynı şeyleri yapmayı sevdiğimiz insanlara kendimizi yakın hissetmek… Aynı takımı tutmak… Bİr aynılık bir takım tutmadır gidiyor. Bir ait olma, bir birlik olma ihtiyacıdır koşuşturuyor etrafta… Kimse ben ayırmıyorum demesin, hepimiz istisnasız ayırıyoruz, içimizde var bu, genetik olarak geliyor, ispatı da ortada kabak gibi duruyor… Üç aylık bebekler yüzde seksen sekizlerde bir oranda kendi sevdiği krakeri seçmedi diye diğerini cezalandırıyor.

Hal böyleyken nasıl bir dünya barışı mümkün olabilir? Eğitimle mi? Sanırım bu en azından denemeye değer bir çaba. Nitekim ilerleyen yaşlardaki çocuklar başkası da kazansın diye azla yetinebiliyormuş. Yani eğitimle olabiliyor pekala. Peki kimi eğiteceğiz? Çocukları? Ötekini? Maalesef ötekini değil de önce kendimizi… Mesela bize en az benzeyen insanlara karşı sevgi hissedebilmek için bir çaba harcamak ya da en azından onlara karşı hislerimizin farkına varmak olabilir. Örneğin eğer bir gezi destekçisi iseniz, bunu desteklemeyenlere nasıl baktığınızı fark ederek? Ya da tam tersi? ( bu konuya birazdan geleceğiz)

Öte yandan yogada ve bir çok diğer insanın kendiyle tanışma yollarında diğeri olarak algıladığımızın aslında bizim bir parçamız olduğunu fark etme çabası, çalışması söz konusu… Keza tasavvuftaki Yaradılanı sev Yaradan’dan ötürü gibi herşeyin kaynağının bir oluşu ve ayrılık kavramının bir yanılsama oluşu da bize bu ayrılık bilinci ve diğerini cezalandırma arzusundaki parçayı sakinleştirme amacını güdüyor. Diğer bir uç noktada ise benlikten vazgeçmek var. Yani ben kavramından vazgeçtiğinde ona benzemek veya benzememek de söz konusu olamıyor nitekim ortada bir ben kalmıyor.

Öte yandan evrim açısından bakıldığında birbirine benzer insanların hatta kültürlerin (ki kültür kavramının kendisi de zaten benzerliklerin bir toplamıdır) toplumsal olarak gelişmesi ve yaşamı sürdürebilirliği artırıyor yani bir bakıma da çok ters bir durum değil bu. Ölçülü olunduğu takdirde. Yani siz hiç geçinemeyeceğiniz değil de ortak noktalarınız olan insanlarla bir arada bulunmayı tercih ediyorsunuz gibi. Ya da benzer kültürdeki insanların bir arada varolması gibi… Hatta daha da ötesi insan olduğu için birine yakın hissetmek bile 🙂 bir bakıma çok sevecen olsa da diğer açıdan bir koşul getiriyor… Yani uzaylı olsa ya da arı olsa, maymun olsa zor tabi 🙂

Yazı da hepimizin kafası da iyice karışmışken işin içine bir de gezi direnişini ekleyeceğim. 

Gezi eylemleri ya da direnişleri her ne kadar özgürlük, sevgi, anlayış, bir olma, birlik olma söylemleriyle ortaya çıkmış olsa da, elbette karşısına bir başka tarafı alarak taraf oluşturmuştur. Zira bir şeye karşı, bir duruma, bir kişiye karşı olmak için karşıda bir taraf olması gerekmekte… Her ne kadar gel biz seni de kabul ederiz dense de gelmek koşulu ortada aslında, seçim aslında… Yani en üst kimliğin direniş olursa diğer kimliklerinin bir önemi yok demek değil mi? Yani kendi içinde bir koşulu yok mu? Bence var. Öte yandan Mevlana’nın o çok güzel sözü de aslında “kim olursan ol gel” derken gelmek istemek, Yaradan’ı, sevgiyi aramak koşulunu içinde taşır. Bir yandan da ruhun ızdıraptan kurtuluşunun bu seçimin kendisinden gayri bir koşulu olmayışını dile getirir… Ama insanın bu seçimi yapması gerekmektedir.

Şimdi bu noktada İslam hoşgörü dini derken, ya da buna benzer özgürlükçü, adalet temelli, birleştirici söylemleri kullanırken kendimize biraz bakmak, içimizde gerçek duygularımızı fark etmek önemlidir. Öyle ki bazen adalet duygusunun, ihtiyacının bir gereği olan seçimler, bazen bir kraker kadar basit bir uyuşmazlıkla intikan duygusuna dönüşebilir hassasiyete ulaşabilir. Olan şey de birlikte yaşayamayan insanlar haline gelmek, çatışma, sataşma, kötü niyet ve en nihayetinde savaşmaktır.

Ben insanların her birini gökkuşağındaki farklı renklere benzetirim. Gökkuşağı bir çok farklılıkla bir araya gelen güzelliğin simgesidir. Çünkü sarı kırmızıdan farklı olduğu için o gökkuşağı o denli güzel olabilmektedir. Öte yandan ben yeşilim diye turuncuya sinirlenemem, ya da neden yeterince kırmızı olmadım diye hayıflanamam. Yeşilse yeşilsin. (bu arada şu an üzerimde yeşil olduğu için yeşil diyorumJ ) İşte biz bir gökkuşağı olma fırsatımızı bu dünyaya gelerek yakalamışken, içimizdeki bazı renkleri küstürüp, gücendirip, onları nefessiz bırakmaya hakkımız yok. Tıpkı Didem’in durumunda olduğu gibi. Ufak tefek, kendi olma çabasında bir hakimenin atanmayarak dışlanmasını (cezalandırılmasını) ve intiharından bahsediyorum. Sadece kadın olduğum, insan olduğum için değil bir de bir buçuk metreyi biraz geçen boyum itibarıyle bu küçük kadının durumundan etkilendiğimi söylemek de bu yazının bir gerekliliği bu noktada. Onunla aramda bir bağ kurmak hem çok zor hem çok da kolay. Onun hangi renk olduğunu ancak kendisi bilebilir benim bildiğimse kendi olma fırsatının elinden alınmış olduğu. Ben bu küçük kadında, kendini bir yere sığdıramayışın, hiç bir yere ait olamayışın, ya da ait olduğu yerin, olduğu rengin, özünün dışlanışının sonucu, çaresizlikle yapılan bir tercih olabileceğini tahmin edebiliyorum ancak. Sadece ruhunun en derin yerinde umarım sevgiye kavuşmuştur diyebiliyorum. Belli ki burada, kendine sığacak, kendi olacak, nefes alacak bir yer bırakmadığımız bu güzel ruh, öte dünyada kendi özüne dönebilmiştir umarım… Hiç bir şeyin diğerinden ayrı olmadığı bir varoluşa ulaşabilmiştir umarım…Herşeyin bembeyaz olduğu, tüm renklerin birleşip bembeyaz olduğu öte dünyada, birliğin güzelliğini yaşaıyordur umarım. Sevginin koşulsuzluğundadır, kalbin bir attığı bir mekandadır dilerim…

Sevgiyle, kendi oluşumuzdaki güzellikle nefes alıp aldırarak, yan gözle, kem gözle bakmadan, kalpten görebildiğimiz, sevebildiğimiz güzel günler dileğiyle…

Sevgiler…

Advertisements