Bugün yeni ay(mış). İçimde bir boşlukla falan uyanmadım yine de. Daha çok bir yaşama isteği ve bir huzursuzlukla uyandım. İkisinin çekişmesini izledim sabah boyu. Gidip gelen, olup bitenlerle doluydu… Haklı olmak, olmamak aldı başını gitti kısacık bir dakika, onun farkına vardı bir yanım, onun da farkına varan bir diğer yanım. Bugün güzel şeyleri söylemekten, konuşmaktan çıkıp, yapma günü olarak başladı. Nihayet o bayat ekmekler parktaki kuşlarla kavuştu. Onlardan utandım biraz, kaç günlük yemeklerini küflendirdim sebepsiz diye. Başımı öne eğdim, bir yanım sevindi “ohh nihayet !!! Hafifledim” der gibi hissetti sadece, diğer yanım böbürlenme yaptığın küçücük iyilikle dedi. “İyilik yapıp söyleyince hayrı mı kalır” diye azarladı sanki içimdeki bir parça ama diğeri devam etti huzurla yürümeye…

Parktaki yaşlı amcaya günaydın dedim o da “günaydın kızım” dedi şefkati içimi ısıttı, boynumu öne eğdim hürmeten, içimde bir kız çocuğu şefkati alıp yüreğinin derinine koydu, ilerde lazım olurdu. Sonra bir dolmuş şöförüne günaydın derken diğeri dolmuşa bindi. Hareket ettik, hareket ederken dedim ki “dünya yıkılıyor, tüm dünya acıya boğuluyor olsa da küçücük bir iyilik yapmalı, yapabildiğimiz kadar.” Bu düşünceyle içim açılırken, bir diğer parçamın “böbürlenme!” deyişiyle irkildim belli ki bu fikir onu çok korkutmuştu. Bu güzel şeylerden bahsedip sanki mükemmelmişsin, sanki melekmişsin gibi davranma dedi bana. Hakkı vardı biraz. Bir filozof sizi eleştiren birine “aa bende gördüğün kusur yalnızca bu mu? halbuki daha ne kusurlarım var” demek gerekir demiş. Benim içimde de bir eleştirmen var elbet ve melek olmak isteyen bir başkası. Biri diğerinden üstün değil, ikisi de yüzeyde ama birinin daha derinlerde bir bağlantısı var belki de, içinde bir iyilik, bir şefkat var…

Dolmuşta meditasyon yapmak için çabalayan yanımı bırakıp, bir anlık huzurun içime dolmasına izin verebildim ve etrafı gözlemeye başladım. Dolmuşu incelerken, dolmuşçuya takıldı gözüm, onu tanımıştım. Geçen hafta acı bedeninin gümbür gümgür içimde attığı o günü hatırladım. Öfkeye uzun süre direnilmez derler ona teslim de olamamıştım, dolmuşçunun daha saat on olmamışken Teknokente gitmeyişini bir bahane, bir son damla yapıp “Sizi şikayet edicem” diyerek inmiştim dolmuştan. Şimdi Teknokente elbette giden dolmuştan inerken utancım büyümüştü. Haklı veya haksız değildik hiç. Yalnızca etkisinde kaldığımız acı beden, kölesi olduğumuz ego vardı… İyi veya kötü değildik, içerisi veya dışarısı farklı değildi. İçerde neyse dışarda da oydu. Bugün güneşliydi, huzurluydu, yeniaydı… Fırtınalı ve dolunaylı da olabilirdi bir gün… Yine de bir küçük iyilik yapabilecek gücümüz kalabilirdi belki…

Herşeye rağmen yapılabilecek bir küçük iyilik olmalıydı… İçerde ve dışarda….

Bugün dua ederken gözümün önüne Neem Karoli Baba çıktı yine, onun şefkatiyle dolarak yola çıktım… Guru bizi karanlıktan ışığa çıkaran demek… O, dedem ve bir çok şefkat dolu varlık benim bugün ve yaşam boyu gurum sanki… İçimizde biriktirdiğimiz şefkatleri karanlık günlerimizde yakacak bir mum alevi gibi özenle çoğaltmak ve saklamak… Paylaşabildiğimiz kadar paylaşmak, belki bir gün, acı beden ve egonun etkisinden bir an sıyrılabilip, o küçük iyiliği yapmamıza yardım eder… Yaşam, iyiliğin içindeki ışıkla yeniden aydınlanır… İçerisi ve dışarısı… Hepsi BİRden…

Sevgiler, namaste 

 

Advertisements