Zor zamanlar, zor… Herkes için, hepimiz için… Topluma şüpheyle bakmak her şeyi kolaylaştıracak mı bilmiyorum. Görmezden gelinen her şey gibi, eninde sonunda elimizde patlayan bombalar gibi bastırılmış toplumsal öfkemiz, onun altında korkumuz. Aslında toplumsal diyerek daraltmanın da anlamı yok, yaşamsal, evrensel bir sıkıntının ortasındayız.

Daha önce bir bebeğe tecavüz edildiğini görmüştü bu ülke, ölmemişti bebek, şimdi kim bilir nerede, nasıl? O zamanki gazetelerdeki resmi hayal meyal gözümün önünde. Neden öyle bir resim konmuştu bilmiyorum. O zaman daha gençtim, yaşamı anlamaya çalışıyor, anlayamıyordum. Hala anlayabilmiş değilim ama o zamanlar kendisini tüm bu toplumu uyandırmak, kendine getirmek, vicdanlara dokunabilmek için kurban eden bu ruha saygı duymuştum. Onu saygıyla ve şefkatle anıyorum. Umarım huzur içindedir her neredeyse.

İster adına hayat, ister gerçeklik, ister Tanrı, ister Yaradan deyin, bize, hepimize, her bir bireye, her bir canlıya bir şeyler anlatmaya çalışıyor diye düşünüyorum. Görülmesi gereken, öğrenilmesi gereken, değişme zamanı gelmiş şeyler var. Hepimizin içinde, hepimizin duygularının derinlerinde, artık bakmak zorunda olduğumuz şeyler var. Kaçmaktan vazgeçmek, yüzleşmek zorunda olduğumuz şeyler var.

Çok büyük acılar, kayıplar insanların kendilerine gelmelerini sağlamayı görev edinir diye düşünüyorum. İçinizde bir yerlerde yaşamın size tokat attığını, içinizin ezildiğini, birilerinin bağırıp durduğunu duyuyor olabilir misiniz? Duymak istemezseniz de o orada.

Hepimizin içinde bir tecavüzcü, hepimizin içinde bir katil ve hatta hepimizin içinde bir kurban var. Biz onları bulup derdini görmeden, ne istediğini anlamadan içimize bastırırken, bir yerlerden öfke olarak, korku olarak, nefret olarak ortaya çıkıyorlar. Küfrediyor, bağırıyor, yargılıyor, asıyor, kesiyor ve küsüyoruz. Biz içimize dur diyemezken kimden ne bekliyoruz.

Kendimi güvende hissedemiyor olmanın sorumlusunu dışarıda arıyorum, bulamıyorum. Bizzat ben içimdeki terörle buradayım. Kavgalar ediyorum, her gün kim bilir kimlerle içten içe. Suçluyorum hiiç ama hiiiç tanımadığım insanları. Sokakta dururken sadece bana baktıkları için bazen. Onlar yüzünden güzel olmak istemiyorum diye mesela kızgınım. Bana baksalar da bakmasalar da kızabilirim. Onlar yüzünden çalışamıyor, yataktan kalkmak istemiyorum bazen. Depresyon deniyor buna ama adı önemli değil. İçimizde, kimimiz için derin, kimimiz için daha yüzeyde bir mutsuzluk, bir buhran, bir umutsuzluk, bir suçlama varsa durup neler olduğuna bakma zamanı çoktan gelmiştir. Elimizden gelebilecek pek kıymetli şeylerden biri kendi içimizi görmek için, oraya bakmak için cesaretimizi toplamak olabilir.

Bu olay benim içimde nerelere dokunuyor? Neleri, kimleri hatırlatıyor? Kendimi kimin yerine koyuyorum? Ben bunlara bakabiliyor muyum? Bakma zamanım gelmedi mi? Bakınca neler görüyorum? Neler düşünüyorum? Neyi, kimi suçluyorum? Ne hissediyorum? Tüm bu soruları ve cevaplarını, derinden gelen bu sesi dinleyebiliyor ve bu cevapları sorgulayabiliyor muyum?

Son zamanlarda okuduğum, takip ettiğim güzel bir kendi kendine terapi yöntemi var. Adı “Çalışma”.  Aşağıda kısayolu var ve güzel bir kitabı satılmakta “Olanı sevmek” diye Byron Katie’nin yazdığı. Bu olanı sevemiyoruz belki ama bir gün, her hangi bir şeye karşı derin bir sevgi duymamıza bir aracı olabilirse belki bir nebze içimizde bir anlayış doğabilir. Karşımızdakine nasıl baktığımızın ayırdına varabilirsek samimiyetle.

Dünyada yaşanan ilk ve maalesef son katliam değil bu şahit olduğumuz. İlk ve son taciz veya tecavüz değil. Olmamalı mı? Gerçekten olmamalı mı? Ama oldu ve oluyor. Bununla kavga edemeyiz çünkü oluyor. Olan bu. Olanı değiştirmeyi o bebek tecavüze uğradığından beri beceremediğimize göre bu konuda pek de iyi değiliz. Bir şeyler değiştirmek için dışarıyı kontrol etmeye çalışmanın işe yaramadığı oldukça net. Bu olanları kontrol edemiyoruz. Biz bu konuda masumuz demiyorum. Hiç bir şey değişmediğine göre bu konuda hiç bir şey yapmamışız çünkü değişmiyor. Kendi içimize bakmamışız. Kendi içimizdeki şiddeti olanlardan başka bir şey sanmışız. O masum mu? O idare eder mi? Belki biz onlara, içimizdeki çok masum sandığımız parçalara bakabilelim diye oluyor bunlar çünkü olmaya devam ediyor. Her tüyler ürpertici olay gibi bizim yüreğimize, bize bir şeyler göstermeye, söylemeye çalışıyorsa ve biz duymuyorsak? O zaman duymadıklarımızı duyurana kadar devam edecek bu şiddet. Bu sefer görmeye, bakmaya, kendimize, içimize, egolarımızın güvenlik saplantısından, yokolma korkusundan, kalıplaşmış doğrularımızdan ve gerçeklerimizden çıkabilme cesaretini bize vermeye çalışıyor olabilir mi bu olanlar? Kendi içimize bakmadan devam edemeyeceğimizi bize haykırıyor olabilir mi? Kendi vicdanlarımıza? Kendi vicdansızlıklarımıza bakmaya çok ama çoook açık bir davet olabilir mi?

Ne yapabiliriz? “Çalışma”yı öğrendiğimden beri çalışmayı yapmam gerektiğini düşünüyor biraz yapıyor ve bırakıyordum. Bugünden itibaren bu konuda çok daha gayretli olabilir ve kendi içimdeki mahkemeleri, tacizleri, tecavüzleri, öfkeleri, nefretleri, kavgaları bitirmek için bir adım atabilirim. Bunu siz de yapabilirsiniz. Hatta hep beraber yapabiliriz.

Çalışma yapmak için Türkçe ücretsiz kaynaklara aşağıdan ulaşabilirsiniz. Ya gerçekten içimizdeki kavganın bir yansımasını görüyorsak? Ve hepsinde payımız varsa? Bunu bir düşünelim diyerek bitiriyorum.

Ve burdan tıpkı o güzel bebek ruh gibi, bu güzel genç ruha da sonsuz huzur, şefkat ve sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Şimdi bizim sıramız, siz rahat uyuyun güzel ruhlar, sizin deneyiminiz bize ışık tutacak, sonsuz minnet ve şükranlarımızla.

http://thework.com/sites/thework/turkce/

Advertisements