Kimilerinizin bildiği, kimilerinizin de şimdi öğrendiği üzere geçen hafta 34. yaşıma girdim. Yani bir yaşıma daha… Geçenlerde yaşamı 34 yaşına kadar üvey anne ve babasının işkencesiyle geçmiş bir kadının yepyeni hayatını 34 yaşından sonra kurmasına ilişkin bir yazı okumuştum. Ben o yazıdan çok etkilendim. Kimileriniz doğru mu değil mi diye şüphe ediyor olabilir, neden olmasın, elbette olabilir.

İnsan olağanüstü acılara katlanabilen yegane canlı. Neden böyle diyorum. Çünkü yalnızca insanlar ızdırap çekebiliyor bu dünyada. Zira ızdırap, zihnin acıyla ilgili düşünsel boyutunun acıyı pekiştirmesi ile ortaya çıkıyor der bazı öğretiler. Biraz karışık oldu ama Budha’nın örneğinden yola çıkayım. Diyelim bedeninizde bir ağrı var sebebi herhangi bir şey olabilir, önemli değil. Bu ağrıyı fark ettiğinizde ağrıya dikkatinizi verirsiniz ve bir süre sonra zihin bu ağrıya ilişkin düşünceler üretmeye başlar. Neden ağrıyor, zehirlendim mi, içimde bir şey mi var, ne zaman geçecek, ya hiç geçmezse, ya çok ciddi bir şeyse… Ve kurgular kurgular… Budha ilk ağrı için birinci ok diyor. Yani evet bir ok var bedene saplanmış, acı çekiyoruz doğru ama ikinci oku ise biz kendimize atıyoruz, zihinsel olarak ağrıya ilişkin düşünceler, kurgularla içimizi doldurarak.

Hatta zaman zaman ilk oku da kendimize attığımız nadir bir durum değil. Nitekim son zamanlarda ülkemizde de popülerleşen yazar Don Miguel Ruiz diyor ki bedensel ağrı dışında tüm ızdıraplar zihnin kurgusu ve aslında dünyadaki en büyük alışkanlık ve hatta bağımlılık. Aynı kavramı Eckhart Tolle acı bedeni olarak ifade ediyor. Her ikisi de farkındalıkla, dikkatimizi, niyetimizi, bilincimizin gücüyle birleştirip, bu nehre kapılıp gitmeden yaşayabileceğimizi söylüyor. Yine her iki öğretide de acının tahammülün üzerine çıktığı noktanın, birisi kendini öldürmek, diğeriyse kendinle daha fazla yaşayamamak diye tanımladığı bu gelinecebilecek son nokta illa ki intihara teşebbüs veya öfke krizleri, yıllar süren depresyon olmak zorunda değil. O noktanın geldiğine şu anda karar verebilirsiniz. Ve inanın az önce bahsettiğimden çok farklı bir ızdırap değil gündelik hayatta insanın kendine yaşatabildikleri.

Bütün bunları çok şanslı olduğumu düşündüğüm 34. yaşıma nasıl bağlayacağımı birazdan göreceğiz ama önce 34 yıl işkenceye maruz bırakılmış; 34. yaşından sonra hayata sıfırdan başlayan bir kadının çektiği ızdırabın, sizin normal ve kaliteli olduğunu düşündüğünüz ama zihninizin sizi oklarla donattığı bir hayattan daha fazla ızdırapla dolu olup olmadığını sorgulamaya davet ediyorum. Elbette bunu çok kıymetli ilham kaynağımın acılarını küçümsemek için yapmıyorum ama acıların kıymetli birer hazine veya övünülecek bir şeymiş gibi algılanmasının da yine acı bağımlılığımız ve egonun bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Hazır yeri gelmişken neden çok fazla acı çeken insanlara karşı bir ilgi ve merhamet duyarız? Ben bunun bir çeşit empati olmasının yanında, yani içten içe hepimizin ızdırabı olduğu için, bir yanımızın da kendimizi üstün, iyi ve şanslı hissetmek için bunu kıyaslama malzemesi yaptığımızı düşünüyorum. Ama gerçekten daha üstün, daha iyi ve daha az ızdırap çektiğinizi bilebilir misiniz? Yaşamda sizden daha zor durumda olduğunu düşündüğünüz insanlar, size bulunduğunuz durumu değiştirmemek için, alışkanlıklarınızı değiştirmemek için bahane olmasın. Şükretmek için bile olsa diğer insanlara bakıp, kendimizi daha iyi durumda görmek egonun bir küçük mizanseni çünkü bu şükür sizden daha iyi durumda olduğunu düşündüğünüz birini gördüğünüzde, tam tersine bir memnuniyetsizliğe dönüşmek üzere bekler. İnsanların bizden daha iyi, daha kötü, daha sevgi dolu, daha acımasız, daha az farkında, daha karizmatik, vs vs olduğunu söyleyen şey, bize ızdırabımızı hediye eden şey aynı zamanda. Bu yüzden bir daha zor bir deneyim yaşayan insanlarla ilgili bir şey okuduğunuzda, kendinizi gözlemleyin. Hangi duygu ve düşünceler içindesiniz.

Elbette karşılaştırma yapmak her zaman kötü değil mesela uyuşturucu bağımlıları için bile kullanılan karşılaştırmaya yönelik terapiler var fakat karşılaştırdığımız şey tüm evren ve bu tüm evrende bizim yerimiz. Hani çok ama çok önemsediğimiz dertlerimizin bu sonsuz evren için hatta sonlu ama devasa samanyolu için nasıl bir kum tanesinden bile küçük kaldığıyla ilgili. Birileriyle kendinizi kıyaslamaya başladığınız her defasında gökyüzüne bakın ya da gözlerinizi kapatıp derin, yıldızlarla kaplı gökleri hayal edin. Tüm bu yüceliğin varlığını, gücünü hissedin. Siz bu muhteşem yüceliğin minicik bir parçasısınız ve dertleriniz elbette çözümsüz değil :). Düşündüm de bunu yapmak için her hangi bir şeyi beklemeye gerek yok. Zira çok harika bir duygu :), her gün her saat 30 sn bile yaşamınızı değiştirebilir.

Bu yazıya başladıktan bir süre sonra içimdeki ruhsal savaşçıyı zorlayacak deneyimler de yaşadım, içimde bir parça 34. yaşımın hiç de uğurlu olmadığına dair bana imalarda bulundu diyeyim ama ben biliyorum, ta derinlerde, bu senenin benim mucizeler başlangıcı senem olduğunu. Bu kez emeklerimi yarıda bırakıp başa dönmeyeceğim. Yüreğimin ışığıyla doldurmaya başladığım yepyeni yaşamımı kucaklayacağım.

Yeni alışkanlıklar, yeni yetenekler, beceriler edinmek veya her hangi bir konuda değişiklik yapmak için asla geç olmadığını fark etmemi sağlayan ilham kaynağıma tüm deneyimi için sonsuz saygılarımı ve sevgimi gönderiyorum. Izdırabıma son verip farklı bir hayatı seçiyorum. İşte bu seçimi yaptığım için bu yaşımda çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Artık öğretmenlerime duyduğum öfkenin, anlayış ve sevgiye dönüşmeye başladığını, içimde tüm deneyimleri affetmeye başlayan bir şefkatin uyandığını hissediyorum. Bir sonraki yazım Toltek öğretilerine göre dört anlaşmayı kendi anladığım şekliyle paylaşmak için olacak :).

İçinizdeki şefkatin tüm yaşamınıza aktığı harika bir haftasonu diliyorum… Değişim için ne 34 yaşınızı beklyin, ne ne 34ü geçtim diye vazgeçin. Değişim şimdidir. Yaşınız sonsuzluktur. Değişim yalnızca şimdide olur. Kalbiniz geniş, ruhunuz ışık olsun. Değişim için tüm dualarım bizlerle…

Sevgiler

Advertisements