Herkese merhabalar… Öncelikle içimdeki çeşit çeşit bene ve aslında bunlardan hiç de farklı olmayan sizlere. Ey her çeşit hal, her türlü benlik, merhaba!

Böyle neşeli neşeli selamlar vermemin çok kıymetli bir sebebi var zira bugün bir tatlı farkına varma sayesinde yolum aydınlandı. Işık görünce bunu her türlü paylaşma ihtiyacımı da buradan sevgiyle selamlıyor ve devam ediyorum. Bu yazıyı acilen yazıyorum zira bazen yazıp yazıp bıraktığım yazılardan olmasın istiyorum çünkü çok ama çok uzun zamandan beri kafamı, içimi, ruhumu meşgul eden bir mevzuya hafif ve nüktedan bir anlayışla bakabilmenin heyecanı içimdeki. Şükürler olsun şükürler olsun şükürler olsun.

Öncelikle bu aydınlık pencerenin açılması geçen hafta yine torlanıp toplanıp Mersin’e gelişimde içimdeki “Acaba ben neden her yolculukta 10 tane kitapla dolaşıyorum?” sorusuyla başladı. Her hafta en az bir seyahate gittiğim, iki kez eşya taşıdığım düşünülürse oldukça yorucu bir durum. Anlayacağınız içimin karışıklığı dışımda dolaşırken kendimi fark ediverdim. Okuduğum kitapların hepsine bir başlamış okumuş sonra başkasını bulup ondan devam etmişim. Derken daha yenisi gelmiş onu da almış hevesle başlamışım…. Olmuş bana hiç biri bitmemiş on tane kitap. Aslında ilk bakışta bir sorun yok gibiyse de sorun şu ki bu kitapların her biri yaşamla ilgili bir yöntem sunuyor insana. Mesela bir kısmı diyor ki “Sen beden değilsin, zihin değilsin, sadece varsın, bilinçsin… Varlığını tüm sıfatlar ve tanımlamalardan arındır, tüm arzu ve korkulardan arındır kendini”, bir diğeri diyor ki “korkularınla yüzleş onlar oldukça sen sen değilsin”, birçoğu diyor ki “anda ol, her şey anda, gerisi illüzyon…”, bir diğeri diyor ki “zihinle kalp ayrı gitmek ister kalbini dinle”.  Özünde her biri aynı şeyleri söylese de, parça parça algıladığım için uygulamada sürekli birbiri ile çelişir gözüken bu önermeler benim yaşamsal sorunlarımla birleşince adeta her şeyi çözümsüz hale getirmişti. Ta ki ben bundan sonra tek bir kitap okuyup onu özümseyip sonrasında bir diğerine geçme kararını verene kadar. İşin aslı ben bu kararı verirken, çok da önemli olduğunu düşünmemiştim. Ama hiç beklemediğim yerden yaşam bana muhteşem ışığını gösteriverdi. Fark ettim ki aynı anda benzer konularda on kitap okumak üst üste on elbiseyi giymeye çalışmak gibi. Daha da önemlisi şimdiye kadar beni gerçekten etkileyen kitapların hepsini tek seferde, araya reklam almadan, okumuşum. Kitaplardaki önerileri ne kadar uygulayabildiğim tartışılır belki ama her biri en az bir adım daha kendime yaklaşmamı sağladı şüphesiz.

Bu paragrafı kendime “kitaplarla geçmişten bugüne” yapmak için yazdım. Hatırlamak çok hoşuma gitti. Benim içimde derin etkileri olan kitapların ilki “Sophie’nin dünyası”ydı. Onu bitirdiğim gün hala aklımda o kadar net ki sabaha kadar okumuş ve bitirince hiç uyumadan okula gitmiştim. O sabah güneş doğarken benim içime de bir şeyler doğmuştu sanki <3. Çok ama çok güzeldi. İkinci harika kitap “Narziss ve Goldmund” idi ki o da gelmiş geçmiş en güzel kitaplardan biriydi sanırım. Galiba yaklaşık iki sene boyunca arkadaşlarımın doğum günlerinde hediye olarak vermemin sebebi de bendeki bu derin etkiydi. Arada hatırlayamadığım pek çok kitap olsa da “Bir çift yürek”, “Simyacı”, sonradan çok dalgası geçilse de 🙂 “Ferrarisini satan bilge”, bu arada Oshonun “Provakatif Mistik” halleri ve epey farklı kitaplar vardı sanırım böyle etkileci… Daha sonra “Yuvaya Yolculuk” hediye edilir dediğim güzel kitaplardan biriydi. Bir de okumak isteyip bir türlü içine giremediğim kitaplar oldu mesela Eckhart Tolle’ün “Şimdinin gücü”nü bir türlü okuyamadım. Ona daha ayrıntılı bir yaklaşım içeren “Var olmanın gücü” ile yaşamıma girebildi Eckhart. Sonra da videolarıyla sık sık içimde daha ferah bir yer açılmasına yardım etti. Onun deyimiyle “vastness veya spaciousness” “genişlik”. Son dönemde sevgili Defne Suman’ın “Saklambaç”ı beni oldukça etkiledi. Osho ve Krishnamurti bende hep eksik kaldı, yarım kaldı mesela. Belki onların kitaplarını kendileri yazmadığından bilemiyorum. Byron Katie’nin “Olanı Sevmek” kitabı tekrar okumayı düşündüğüm ender kitaplardan birisi tıpkı Metin Hara’nın “Yol” kitabı gibi. Eskiden okuduğum bir kitabın ilk sayfasına baktığımda tüm kitabı hatırlamak gibi bir becerim vardı ama şimdi bu beceri ne durumda bilemiyorum. Belki artık eskisi kadar kolay hatırlayamam diye düşündüğümden henüz denemedim.

Bu yazıyı yazarken aklıma bundan yıllar önce şu an içinde bulunduğum ve beni farklı deneyimlere yönelten öğretim üyesi yetiştirme programına girip girmeme kararını verme arifesindeki bir anım geldi. Bana yardımcı olması için internetten 10-15 kitap sipariş etmiş bir hafta boyunca onların içinde kendi içimdeki cevabı aramıştım.  Kayboluşumun aslında kendi içimde de kayboluşumu temsil ettiğini anlıyorum şimdi şimdi. Özetle kendime baktığımda ne zaman kitap sayısı çoğalırsa o kitaplardan faydalanabilme ihtimalim de o kadar düşmüş sanırım J.

Gelelim benim aydınlanma yaşadığım esas meseleye… Geçen hafta verdiğim karar dolayısıyla tek kitaba düşmüş ve sevgili Debbie Ford’un “Aydınlığı Arayanların Karanlık Yüzü” adlı kitabında karar kılmıştım. Belki 6 aydır okumaya çalıştığım bu kitaptan köşe bucak kaçan yanlarım olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Fakat bu kitap bende çok ama çok garip bir algımın olduğunu fark etmemi sağladı.

Okuduğum kitaplardan da biraz anlaşılacağı üzere son 15 yıldır ve hatta belki 20 yıldır aydınlanma denen durumu kovalar haldeyim. Bu kovalama durumu beni pek çok farklı kursa, Reiki’den NLPye, Dikşa’dan yogaya uzanan bir yolculuğa götürdü. Tüm bu deneyimlerden beklentimse içimde istemediğim parçalardan beni kurtarmasıymış meğer. Hâlbuki aydınlanma bu istemediğimiz parçalardan kurtulmak bir yana onlarla dost olabilmek onların bize armağanlarını görebilmek, onları dinleyebilmekmiş. Yani yıllardır korkuyla, kaygıyla, adeta bir savaş alanına çıkar gibi çıktığım yolculuğumun bu aşamasında, belki de bir kez daha içimde korku dolu, kaygı dolu arınma arzumun beni beklediğini görüyorum.  Daha saf, daha temiz, daha iyi, daha şefkatli biri olma arzusu. Bu arzu benim şu anda olduğum kişi olabilmeme kaynak olduğu için ona minnettarım. Öte yandan kurtulmak istediğim her bir kimliği, her bir özelliği de kucaklamak gerçek ihtiyacım. Aslında bir kabul edişte gizli belki de özgürlük… İçimdeki öfkeli, korku dolu, bazen kıskanç, bazen dedikoducu, bazen tembel, bazen dağınık, bazen despot, bazen ezik, bazen şişko, bazen kafası başka yerde, bazen çok bilmiş, bazen kibirli, bazen çaresiz, bazen canavar, bazen… veçhelerin her biriyle en az bir buluşma beni bekliyor. Daha önce bu hassas noktaları nereden bulacağımızla ilgili bir yazı yazmıştım. Şimdiyse onları bulup ne yapacağımızın keşfinden bahsediyorum. Yani bende de var o sinir olduğum hal dediğimizde iş bitmiyor tam tersine yeni başlıyor. İçimizdeki cevapları duymak için Debbie Ford’un harika meditasyon önerileri var. Onlardan birisini sizlerle paylaşmak istiyorum. Rahat, huzurlu bir ortamda, önce biraz dans edip içimizdeki enerjiyi boşaltıyoruz. Sonra rahat bir pozisyonda oturup birkaç derin, uzun nefes alıp vererek bedenimizi, varlığımızı fark ediyoruz. Sonra derin fakat abartısız, huzurlu nefeslere bir iki dakika daha devam.  (Önemli olan birinci nokta içinizdeki sesi zihninizin her daim bıdırdayan sesinden ayırt etmek. Bu yüzden bu kadar dans etme gibi aktivite yapıyoruz.) Daha sonra kendimizi bir yol kenarında beklerken görüyoruz ve bir otobüs geliyor. Otobüse biniyoruz. Pek çok farklı insanla dolu büyük bir otobüs bu… Her yaştan, her türden insan var. Genç, yaşlı, erkek, kadın, gay, lezbiyen, şişman, çirkin, güzel, havalı, hafif meşrep, rüküş, duygusuz, şımarık, korkak, vs… Pek çok insan. İşte bu insanlar bizim tek tek bağlantı kurmamız gereken parçalarımız. Meditasyonun bir yerinde otobüs duruyor ve bu insanlardan biri ayağa kalkıp kapıya yöneliyor ve size elini uzatıyor ya da beraber inmek için önce yanınıza geliyor. Beraber iniyorsunuz otobüsten. Burada otobüsten beraber inmeyi en son isteyeceğiniz insan genelde ilk oluyormuş 🙂 . Sonra onu dinliyoruz. Neler yaşadığını, ne zaman ortaya çıktığını ve söylemek istediği diğer şeyleri anlatıyor. Ona ismini sorabiliriz mesela ve bize vermek istediği hediyenin ne olduğunu. Onu dinliyoruz. Sonra söylemek istediği başka bir şey olup olmadığını soruyoruz ve meditasyonu sonlandırıp aldığımız bilgileri bir deftere not ediyoruz. İşte böyle böyle her bir parçamızla tanışıyoruz.

Bu meditasyonu henüz ben de denemedim ama en kısa zamanda deneyeceğim. Açıkçası ben o kadar çok rüya gören bir insanım ki bu meditasyonu yaparak rüyalarımın hafifleyebileceğini düşünüyorum. Belki de dinlemek istemediğim için rüyalarımda ortaya çıkan bu parçalarla her gece zorlayıcı bir zaman geçirmektense kendi seçimimle içime bakmak çok daha akılcı olabilir. Kabul ettiğimiz her bir veçhe bizi onun esaretinden kurtarıyor diyor D. Ford. Reddettiğimiz her parça bizi yönetirken kabul görmek beraberinde özgürlüğü de getiriyor.

Her birimizin içimizdeki her bir parçaya şükranla teşekkür edebildiği bir hafta diliyorum…

Sevgimiz, şefkatimiz bol olsun…

Namaste

Advertisements