Öncelikle yeni yılın ilk yazısını okumak üzerine yazmak herhalde beni en çok mutlu eden şeylerden birisi. Tüm hayatım boyunca kitap vazgeçilmezim olduysa da ben de yıllarca ders kitaplarım, iş kitaplarım dışında okumakla geçirdiğim zamanlarda ta ki son iki aya kadar bir vicdan azabı hissettiğimi itiraf etmeliyim.

Bu aralar kafama takılan sorulardan biri Atatürk’ün nasıl olup da pek çok şeyi düşünebildiği, tasarlayıp, uygulayabildiği? Elbette kısaca O’nun dahi olduğunu düşünüp geçebilirdim ama öyle yapmadım. Tıpkı Einstein ve Feynmann gibi fizikçilerin, başarılı bilim adamlarının; ki sayısı bizim popüler bilimden bildiğimizin çok üstünde; deha ve farklı olduklarını söyleyip işin içinden çıkmanın kolay olması gibi. Elbette bu bakış açısı çoğunluğun en büyük hastalığı olan tembelliğin bir bahanesi de aynı zamanda. İşte ben bu kez bu bahaneyi bir kenara bırakıp Atatürk’ün nasıl düşündüğünü, neler yaptığını anlamaya çalıştım ve bunun için de İnternet gezintileriyle oradan buradan bilgiler edinmek yerine içinde 300-400 kaynak gösteren kitapları tercih ettim. Bu kitapların ortak olarak tekrar ettikleri bilgiler ise bir nevi sağlama olarak karşıma çıktığında sevindim. Elbette iki, üç kitap Atatürk’ü anlamak için yeterli değil ama  iyi bir başlangıç.

Atatürk’ün genel geçer insanlardan elbette bazı farklılıkları var ama bunlar daha ziyade edinilmiş iyi alışkanlıklar olarak açıklanabilir. Örneğin ve yazının da başlığı olduğu üzere çok ama çok ve sürekli okuması… Son zamanların popüler ve etkileyici ilk okul öğretmeni Ahmet Naç’ın çok daha güzel anlattığı üzere her 2 kuruşundan birini kitaba harcayan ve en çok kitap hediye edilmesine sevinen bir insan Ata.

Peki okumak bir insanı gerçekten bu denli geliştirebilir mi?

Okuma alışkanlıkları, yani nasıl ve ne tür kitapları ne sıklıkla ve ne şekilde okudukları, farklılık gösterse de ben okuyan toplumların çok farklı düşünebilmeye başlayabildiğini düşünüyorum. Nasıl mı?

Kitap okumak; film/video izlemek, resimlerle anlatım ve hatta İnternet üzerinden okumaktan pek çok anlamda çok farklı. Nasıl?

Öncelikle okuduğumuz şey çok sade. Yani etrafında reklamlar yok. İkincisi bir film size, hayal gücünüze ihtiyaç duymayacak şekilde her şeyi sunar ve sizi pasif bırakırken kitap size hayal etme özgürlüğü sunar. Yüzüklerin efendisi çok güzel bir çekime sahip olsa da ilk çıktığında bu nedenle okurlarından pek çok tepki görmüştü. Çünkü her bir okurun hayalindeki kahramanlar ve yerler ve hatta yüzük bambaşkaydı. Ayrıca tüm kitaplar, en üstünkörü basılan kitap bile, en azından bir editörün elinden geçtiği için çoğunlukla bir İnternet kaynağından daha güvenilir. Öte yandan kitap okurken, okuduğumuzu anlamak, yorumlamak, üzerinde düşünmek ciddi bir konsantrasyon ve algı becerisi gerektiriyor. Sanal ortamda “bu ne?” diye merak ettiklerimizi bir arama motorunu araya sokup, kendi düşünme kabiliyetimizden sanal ortamın bize sunacaklarına teslim ederken konudan, kendi zihnimizden uzaklaşarak dağılmak an meselesi. Ve aslında sanal ortamda dolaşmak zihni bizim kullanıp, eğitmemizden ziyade, zihnin popülerlik temelli bir sistem ve reklamlar silsilesine teslim edilip, onun tarafından yönlendirilmesi demek ve bu da aslında gerçek bir okuma alışkanlığının faydasını sağlamaktan çok zaman kaybına götürüyor. Her İnternet sitesini çevreleyen türlü türlü reklamların beynimizin derinlerine yerleşmesi de cabası.

Peki kitap okurken ne olur? Öncelikle kitap okurken bir düşünme eylemini gerçekleştiririz. Yani aktif olan biziz, zihnin kontrolünü ele geçiririz. Başlangıçta bu zor gelebilir. Belki hiç anlamadan bir kaç sayfa okumuş buluruz kendimizi ve geri döner tekrar başlarız eğer kararlıysak. İşte bu aslında harika bir zihin kontrolünü, eğitimini beraberinde getirir. Bir yoga hocasının da söylediği gibi “Disiplin özgürlüktür”. Zihnin disiplini ise bizim özgürlüğümüz demektir. Eğer okuduklarımızı gözümüzde canlandırmak için çaba harcıyorsak çok daha harika. Yazıp çiziyorsak muhteşem. Bu yaratıcılığın ilk ve en güzel adımı. Daha önce bildiklerinizle “anlamlı” bağlantılar kurmaksa her şeyi çok daha ileri taşıyor. Katıldığınız, katılmadığınız fikirleri ayırt etmek, kendi kalıp inançlarımızı sorgulamak da en güzel taraflarından biri kitap okumanın. Kitap okumak bir alışkanlık haline geldiğinde, ve okurken sistemli düşünme yetisi üzerinde çalışıldığında, ki kitap okumak bunu doğası gereği beraberinde getirir, zihin artık freni patlamış direksiyonu başkasını elinde giden bir araba değil bizim her gün kullandığımız, dilediğimiz yere gitmemizi hızlandıran faydalı araç haline gelir. Bu araç, yani kontrolü bizde olan bir zihin ile yüzyıllar boyu pek çok bilgiye, hakikate ve gelişmeye ulaşılmış; şu an deneyimlediğimiz her yaşam unsurunda bu aracı kullanabilmenin yaratıcılığı kendini göstermiştir.

Yani zihni kullanma pratiğini bize yaptıran en kıymetli ve basit araç olan şey kitap. Okumak, okurken anlamak, düşünmek, yorumlamak ve sonuç çıkarmak gibi becerilerin gelişmesi. Anlatım ve dil yeteneklerindeki gelişme, kelime haznesinin genişlemesini de sayarsak, kitap insanlığa sunulmuş en büyük hizmet, en güzel araç diyebiliriz.

İşte bu nedenlerle yeni yılın yegane hedefi, benim için, kitap okuma alışkanlığımı daha da geliştirmek. Artık kitap okurken vicdan azabı da çekmiyor bilhassa her sabah okumaya, okurken düşünmeye ve yazmaya en azından yarım saat ayırıyorum ve elbette fırsat bulduğum her boşlukta okuyorum. Öncekinden farklı olarak artık tek bir kitap değil farklı konularda olmak kaydıyla 3-4 kitabı beraber okumanın daha keyifli olduğunu fark ettim. Öbür türlüsü sanki kendimi tek bir kitaba mahkum etmek gibi oluyor.

Bu sene bitirdiğim ilk kitap ise 1. Atatürk, Bilim ve Üniversite, Metin Özata tarafından yazılmış ve 330’a yakın kaynak gösterilmiş, bu kaynaklar zaman zaman başka kitaplar zaman zamansa röportajlar. Özellikle üniversitede okuyan, çalışan ve Atatürk’ün düşünce şeklini anlamak isteyen herkese tavsiye ederim.

Bu kitapta çarpıcı çıkarımlarımdan bazıları ise şunlar;

  • Atatürk’ün her insanın birey olması, düşünmesi, kendi fikirleri olmasını isteyen bir insan olduğu. Onu bir diktatörmüş gibi yansıtmaya çalışanların aksine bir diktatörün en sevdiği şey olan “Siz nasıl uygun görürseniz” Ata’nın duymayı en sevmediği cümle.
  • Yine tahmin edilenin aksine Atatürk kendisinin belli bir konuda kesin bir kararı yoksa (yani üzerinde uzun uzun düşünüp, ki uzun uzun düşünüp, uzmanlarla görüşüp, tahlil etmeden karar vermiyor, karar vermemişse) bir başkasının işine asla müdahale etmiyor. Yani her şey benim kontrolümde olsun gibi bir düşüncesi yok.
  •  Herkesin pek çok konuda OKUMASINI ve bilgi ve fikir sahibi olmasını istiyor.
  • Milletin en büyük hastalığının “tembellik” olduğunu ve yalnızca çok çalışarak başarı ve refaha ulaşılabileceğini, bu hastalığın bir an önce tedavi edilmesi gerektiğini söylüyor. Zira kendisi hep çalışıyor ve savaşta cephede bile okuyor, yazıyor, çiziyor.
  • Atatürk’ün yine en etkileyici düşüncelerinden biri ise bir şey için ölmek değil onun için yaşamak fikri. Bunu kısaca İstanbul Darülfünun’da geçen bir olayı paylaşarak açıklamak isterim. Paşa Darülfünun’u (Yani Osmanlı zamanında kurulan ilk üniversite) ziyarete gidiyor ve öğrencilerle sohbet ediyor, planladığından daha uzun kalmak isteyince bir profesör “Paşam biz de burayı bırakmayı hiç istemiyoruz, burada ölmek istiyoruz ” deyince Paşa sinirleniyor. “Ben vatan için savaşta bile hayatta kalarak başarmak gerektiğini söylerken siz burada ölmeyi nasıl düşünürsünüz. Burada YAŞAMAYI düşünmeniz lazım gelir” benzeri bir  söz söylüyor. Ve bir şey uğruna ölmek değil yaşamak marifettir manasında bir açıklama yapıyor. Kendisi ise “GELECEK NESİLLER” için yaşadığını söylüyor. Ondan sonraki dördüncü nesil olarak ona minnet ve şükranlarımı sunuyorum. Seni ve hakikati anlamak için elimden geleni yapıyorum… En çok da okuyor, düşünüyor, çalışıyor  ve sorguluyorum… Kitaplarla dolu bir yaşam ve yıl dileğiyle… Esen kalın…

 

Advertisements