Aside

Işık dolu bir gün :)

Bazı günler vardır hayata sanki küçük bir çocuk gibi heyecanla başlarız. Ben o günlerin bize güzel şeyler hatırlatmak için mucizeler olduğunu düşünüyorum. Öte yandan benim için mucize aslında yaşamın kendisi biraz da. Çok ama çok uzun zamandır süregelen bu mucizenin içinde bizler sanki yolumuzun aydınlanmasını bekler gibi duruyoruz kimi zaman. Ve kimi zaman da öyle günler oluyor ki ve hatta öyle anlar güneşin sonbaharda yüzümüzü ısıtması gibi kalbimiz ışıldıyor ve gün aydınlığa dönüşüyor.

Dünyada birbirinden ayrı gibi görünen iki yol var yaşama geliş amacımızı yerine getirebilmek için. Bunlardan birinde sen HER ŞEYSİN. Diğerindeyse HİÇ BİR ŞEY. İşte varlık ve yokluk arasında gidip gelen bu iki kaynaktan çıkan öğretilerin her ikisi de aynı şeyi söylese de sanki tamamen tersini söyler gibiler. Sevgili Yara hocanın dediği gibi eğer aydınlanmış bir kişi değilse öğretmenlerinizin HER söylediği doğru olmayabilir. Bu yalnızca öğretmenin içindeki hikayenin yansıması olabilir.

Sanırım şimdiye kadar görmeyi, yanına gidebilmiş olmayı istediğim tek bir guru oldu Neem Karoli Baba ya da Maharajji. Onunla ilgili tüm deneyimlerim sadece ve sadece şefkat getirdi. Onunla ilgili bir video izlediysem içim açıldı. Bir anı dinlediysem içim açıldı ve hatta resmine baktığımda bile içim açıldı. Belki de kendi dedemi, yaşamdan almak yerine varlığıyla yaşama huzur veren yanını sevdim. Onunla ilgili her okuduğum anı, yazı sadece huzur ve yüreğime açılma getirdi. Bir de söylediklerindeki samimiyet “I do not know anything, I just know how to change hearts” “Ben hiç bir şey bilmiyorum sadece kalpleri nasıl değiştireceğimi biliyorum.” “I don’t want anything, I exist only to serve others.” “Hiç bir şey istemiyorum, yalnızca başkalarına hizmet etmek için varım.” gibi insanın içini ısıtan sözleri… Gelmiş geçmiş tüm ermişlere ve içindeki bilgeliği paylaşan her güzel yaratıma selam olsun…

Sevgi, ışık dolu bir gün…

Advertisements

Çok kitap hiç kitap mı? Bir meditasyon, bir farkına varma…

Herkese merhabalar… Öncelikle içimdeki çeşit çeşit bene ve aslında bunlardan hiç de farklı olmayan sizlere. Ey her çeşit hal, her türlü benlik, merhaba!

Böyle neşeli neşeli selamlar vermemin çok kıymetli bir sebebi var zira bugün bir tatlı farkına varma sayesinde yolum aydınlandı. Işık görünce bunu her türlü paylaşma ihtiyacımı da buradan sevgiyle selamlıyor ve devam ediyorum. Bu yazıyı acilen yazıyorum zira bazen yazıp yazıp bıraktığım yazılardan olmasın istiyorum çünkü çok ama çok uzun zamandan beri kafamı, içimi, ruhumu meşgul eden bir mevzuya hafif ve nüktedan bir anlayışla bakabilmenin heyecanı içimdeki. Şükürler olsun şükürler olsun şükürler olsun.

Öncelikle bu aydınlık pencerenin açılması geçen hafta yine torlanıp toplanıp Mersin’e gelişimde içimdeki “Acaba ben neden her yolculukta 10 tane kitapla dolaşıyorum?” sorusuyla başladı. Her hafta en az bir seyahate gittiğim, iki kez eşya taşıdığım düşünülürse oldukça yorucu bir durum. Anlayacağınız içimin karışıklığı dışımda dolaşırken kendimi fark ediverdim. Okuduğum kitapların hepsine bir başlamış okumuş sonra başkasını bulup ondan devam etmişim. Derken daha yenisi gelmiş onu da almış hevesle başlamışım…. Olmuş bana hiç biri bitmemiş on tane kitap. Aslında ilk bakışta bir sorun yok gibiyse de sorun şu ki bu kitapların her biri yaşamla ilgili bir yöntem sunuyor insana. Mesela bir kısmı diyor ki “Sen beden değilsin, zihin değilsin, sadece varsın, bilinçsin… Varlığını tüm sıfatlar ve tanımlamalardan arındır, tüm arzu ve korkulardan arındır kendini”, bir diğeri diyor ki “korkularınla yüzleş onlar oldukça sen sen değilsin”, birçoğu diyor ki “anda ol, her şey anda, gerisi illüzyon…”, bir diğeri diyor ki “zihinle kalp ayrı gitmek ister kalbini dinle”.  Özünde her biri aynı şeyleri söylese de, parça parça algıladığım için uygulamada sürekli birbiri ile çelişir gözüken bu önermeler benim yaşamsal sorunlarımla birleşince adeta her şeyi çözümsüz hale getirmişti. Ta ki ben bundan sonra tek bir kitap okuyup onu özümseyip sonrasında bir diğerine geçme kararını verene kadar. İşin aslı ben bu kararı verirken, çok da önemli olduğunu düşünmemiştim. Ama hiç beklemediğim yerden yaşam bana muhteşem ışığını gösteriverdi. Fark ettim ki aynı anda benzer konularda on kitap okumak üst üste on elbiseyi giymeye çalışmak gibi. Daha da önemlisi şimdiye kadar beni gerçekten etkileyen kitapların hepsini tek seferde, araya reklam almadan, okumuşum. Kitaplardaki önerileri ne kadar uygulayabildiğim tartışılır belki ama her biri en az bir adım daha kendime yaklaşmamı sağladı şüphesiz.

Bu paragrafı kendime “kitaplarla geçmişten bugüne” yapmak için yazdım. Hatırlamak çok hoşuma gitti. Benim içimde derin etkileri olan kitapların ilki “Sophie’nin dünyası”ydı. Onu bitirdiğim gün hala aklımda o kadar net ki sabaha kadar okumuş ve bitirince hiç uyumadan okula gitmiştim. O sabah güneş doğarken benim içime de bir şeyler doğmuştu sanki <3. Çok ama çok güzeldi. İkinci harika kitap “Narziss ve Goldmund” idi ki o da gelmiş geçmiş en güzel kitaplardan biriydi sanırım. Galiba yaklaşık iki sene boyunca arkadaşlarımın doğum günlerinde hediye olarak vermemin sebebi de bendeki bu derin etkiydi. Arada hatırlayamadığım pek çok kitap olsa da “Bir çift yürek”, “Simyacı”, sonradan çok dalgası geçilse de 🙂 “Ferrarisini satan bilge”, bu arada Oshonun “Provakatif Mistik” halleri ve epey farklı kitaplar vardı sanırım böyle etkileci… Daha sonra “Yuvaya Yolculuk” hediye edilir dediğim güzel kitaplardan biriydi. Bir de okumak isteyip bir türlü içine giremediğim kitaplar oldu mesela Eckhart Tolle’ün “Şimdinin gücü”nü bir türlü okuyamadım. Ona daha ayrıntılı bir yaklaşım içeren “Var olmanın gücü” ile yaşamıma girebildi Eckhart. Sonra da videolarıyla sık sık içimde daha ferah bir yer açılmasına yardım etti. Onun deyimiyle “vastness veya spaciousness” “genişlik”. Son dönemde sevgili Defne Suman’ın “Saklambaç”ı beni oldukça etkiledi. Osho ve Krishnamurti bende hep eksik kaldı, yarım kaldı mesela. Belki onların kitaplarını kendileri yazmadığından bilemiyorum. Byron Katie’nin “Olanı Sevmek” kitabı tekrar okumayı düşündüğüm ender kitaplardan birisi tıpkı Metin Hara’nın “Yol” kitabı gibi. Eskiden okuduğum bir kitabın ilk sayfasına baktığımda tüm kitabı hatırlamak gibi bir becerim vardı ama şimdi bu beceri ne durumda bilemiyorum. Belki artık eskisi kadar kolay hatırlayamam diye düşündüğümden henüz denemedim.

Bu yazıyı yazarken aklıma bundan yıllar önce şu an içinde bulunduğum ve beni farklı deneyimlere yönelten öğretim üyesi yetiştirme programına girip girmeme kararını verme arifesindeki bir anım geldi. Bana yardımcı olması için internetten 10-15 kitap sipariş etmiş bir hafta boyunca onların içinde kendi içimdeki cevabı aramıştım.  Kayboluşumun aslında kendi içimde de kayboluşumu temsil ettiğini anlıyorum şimdi şimdi. Özetle kendime baktığımda ne zaman kitap sayısı çoğalırsa o kitaplardan faydalanabilme ihtimalim de o kadar düşmüş sanırım J.

Gelelim benim aydınlanma yaşadığım esas meseleye… Geçen hafta verdiğim karar dolayısıyla tek kitaba düşmüş ve sevgili Debbie Ford’un “Aydınlığı Arayanların Karanlık Yüzü” adlı kitabında karar kılmıştım. Belki 6 aydır okumaya çalıştığım bu kitaptan köşe bucak kaçan yanlarım olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Fakat bu kitap bende çok ama çok garip bir algımın olduğunu fark etmemi sağladı.

Okuduğum kitaplardan da biraz anlaşılacağı üzere son 15 yıldır ve hatta belki 20 yıldır aydınlanma denen durumu kovalar haldeyim. Bu kovalama durumu beni pek çok farklı kursa, Reiki’den NLPye, Dikşa’dan yogaya uzanan bir yolculuğa götürdü. Tüm bu deneyimlerden beklentimse içimde istemediğim parçalardan beni kurtarmasıymış meğer. Hâlbuki aydınlanma bu istemediğimiz parçalardan kurtulmak bir yana onlarla dost olabilmek onların bize armağanlarını görebilmek, onları dinleyebilmekmiş. Yani yıllardır korkuyla, kaygıyla, adeta bir savaş alanına çıkar gibi çıktığım yolculuğumun bu aşamasında, belki de bir kez daha içimde korku dolu, kaygı dolu arınma arzumun beni beklediğini görüyorum.  Daha saf, daha temiz, daha iyi, daha şefkatli biri olma arzusu. Bu arzu benim şu anda olduğum kişi olabilmeme kaynak olduğu için ona minnettarım. Öte yandan kurtulmak istediğim her bir kimliği, her bir özelliği de kucaklamak gerçek ihtiyacım. Aslında bir kabul edişte gizli belki de özgürlük… İçimdeki öfkeli, korku dolu, bazen kıskanç, bazen dedikoducu, bazen tembel, bazen dağınık, bazen despot, bazen ezik, bazen şişko, bazen kafası başka yerde, bazen çok bilmiş, bazen kibirli, bazen çaresiz, bazen canavar, bazen… veçhelerin her biriyle en az bir buluşma beni bekliyor. Daha önce bu hassas noktaları nereden bulacağımızla ilgili bir yazı yazmıştım. Şimdiyse onları bulup ne yapacağımızın keşfinden bahsediyorum. Yani bende de var o sinir olduğum hal dediğimizde iş bitmiyor tam tersine yeni başlıyor. İçimizdeki cevapları duymak için Debbie Ford’un harika meditasyon önerileri var. Onlardan birisini sizlerle paylaşmak istiyorum. Rahat, huzurlu bir ortamda, önce biraz dans edip içimizdeki enerjiyi boşaltıyoruz. Sonra rahat bir pozisyonda oturup birkaç derin, uzun nefes alıp vererek bedenimizi, varlığımızı fark ediyoruz. Sonra derin fakat abartısız, huzurlu nefeslere bir iki dakika daha devam.  (Önemli olan birinci nokta içinizdeki sesi zihninizin her daim bıdırdayan sesinden ayırt etmek. Bu yüzden bu kadar dans etme gibi aktivite yapıyoruz.) Daha sonra kendimizi bir yol kenarında beklerken görüyoruz ve bir otobüs geliyor. Otobüse biniyoruz. Pek çok farklı insanla dolu büyük bir otobüs bu… Her yaştan, her türden insan var. Genç, yaşlı, erkek, kadın, gay, lezbiyen, şişman, çirkin, güzel, havalı, hafif meşrep, rüküş, duygusuz, şımarık, korkak, vs… Pek çok insan. İşte bu insanlar bizim tek tek bağlantı kurmamız gereken parçalarımız. Meditasyonun bir yerinde otobüs duruyor ve bu insanlardan biri ayağa kalkıp kapıya yöneliyor ve size elini uzatıyor ya da beraber inmek için önce yanınıza geliyor. Beraber iniyorsunuz otobüsten. Burada otobüsten beraber inmeyi en son isteyeceğiniz insan genelde ilk oluyormuş 🙂 . Sonra onu dinliyoruz. Neler yaşadığını, ne zaman ortaya çıktığını ve söylemek istediği diğer şeyleri anlatıyor. Ona ismini sorabiliriz mesela ve bize vermek istediği hediyenin ne olduğunu. Onu dinliyoruz. Sonra söylemek istediği başka bir şey olup olmadığını soruyoruz ve meditasyonu sonlandırıp aldığımız bilgileri bir deftere not ediyoruz. İşte böyle böyle her bir parçamızla tanışıyoruz.

Bu meditasyonu henüz ben de denemedim ama en kısa zamanda deneyeceğim. Açıkçası ben o kadar çok rüya gören bir insanım ki bu meditasyonu yaparak rüyalarımın hafifleyebileceğini düşünüyorum. Belki de dinlemek istemediğim için rüyalarımda ortaya çıkan bu parçalarla her gece zorlayıcı bir zaman geçirmektense kendi seçimimle içime bakmak çok daha akılcı olabilir. Kabul ettiğimiz her bir veçhe bizi onun esaretinden kurtarıyor diyor D. Ford. Reddettiğimiz her parça bizi yönetirken kabul görmek beraberinde özgürlüğü de getiriyor.

Her birimizin içimizdeki her bir parçaya şükranla teşekkür edebildiği bir hafta diliyorum…

Sevgimiz, şefkatimiz bol olsun…

Namaste

Suçluluk Duygusundan Özgürleşmek :)

Üniversitede öğrenciler final döneminden geçerken ben de kendi içimdeki suçluluk duygusunun içinden geçip neler olduğunu fark etmek üzerine bir deneyim yaşadım. Yine her zamanki gibi yazıyorum çünkü unutmak istemiyorum. Öncelikle suçluluk duygumun farkına varmama sebep olan şeylerden kısaca bahsedeyim. Öğrencilerimizin sınavlarda kopya çekmeye çalışması beni tetikleyen şey oldu.

Başta (ilk sınavlar sırasında) her birini çocuğum gibi sevip, her birine yardım etmeye çalışırken finaller geldiğinde kendimi onları suçlarken buldum hatta suçüstü yakalamalar fln. Elbette hep beraber gerildiysek de içimde bir parça sürekli sakin kaldı. Çocuklara söylediğim ve benim aslında ilk tepkim olan şey “kendinize hiç mi saygı duymuyorsunuz” oldu. Edinmekte olduğunuz mesleğinize ve hatta yaşamınıza saygı duymuyor musunuz? Bu ilk tepkimin ardından engellemek için daha ciddi, daha sert ve ölçülü davranmayı seçtim. Her ne kadar etkili olduğunu düşünsem de çocukların kopya çekme girişimleri bitmediği gibi suçüstü yakalamaya başladım.

İşte tüm bu güvensizlik ortamında kendi içimde de duygularımı fark etmeye başladım. Ben de hatırladığım kadarıyla üniversitede iki defa böyle bir girişimde bulunmuştum. Şimdi düşününce kendime böyle bir şey yaptığım için üzgünüm ama geçmişte yaptığım bu hatanın benim içimdeki suçluluk duygusunun kocaman bir meyvesi olduğunu şimdi fark etmem için yardımcı olduğundan bu deneyim için minnettarım.

Suçluluk duygusunun yaşamımızın her ama her alanında işgalde olabileceğini düşünmemi sağladığı için de her şeye teşekkür ediyorum. En çok kendime aferin diyorum. Yaşamımızın gidişatını elinde tutan bazı duygular bizleri bu duyguların esaretinden kurtarmak için yaşadığımız tüm deneyimleri de beraberinde getiriyor.

Bu kocaman duygunun izlerini şu an mesai saatinde bilimsel makalemi değil de bu makaleyi yazmayı seçtiğim için kendimde sezebiliyorum. Bu durumda kendime şunu soruyorum? Şu anda yaptığın şey ne kadar gerekli? Açıkçası şu an üzerinde çalıştığım şeyin benim makalemi en güzel şekilde yazabilmeyi bırak yaşamımı yeni baştan yaratmayı sağlamak için ne kadar önemli bir ön-çalışma olduğunu düşünüyorum ve aslında bu düşünce tamamen de doğru. Bir eğitimci olarak öğrencilerin neyi neden yaptıklarını ve bir insan olarak da kendimin neyi neden yaptığımı anlamak için bu dünyadayım. Bu durumda şu anda yaptığım şeyle yaşam amacıma tamamen hizmet ettiğimi gururla söyleyebilirim. Şu an bu makaleyi yazdığım için de kendimi kutluyorum :).

Bunun dışında vicdan azabı da dediğimiz bu karabasanın herkesi bir şekilde elinde tuttuğunu düşünüyorum. Belki de suç ve suçluluk duygusu bize hayatı zindan ederken aslında içimizde bir özgürlük açmamız için de bizi zorluyordur.

Ben suçluluk duygusu hissetmiyorum diyorsanız bilin ki kendinizi kandırıyorsunuz. Zira ne kadar suçlu hissettiğimiz ne kadar çok insanları suçladığımızla da ilgili. Kimi ne kadar suçluyorsak aslında onu bir ayna olarak kullanıp kendimizi de onun en az üç beş katı suçladığımızdan hiç şüphemiz olmasın. Mesela arkadaşınıza kilo aldı diye sitem ederken kendi kilolarınızdan, yoldaki saygısız şoföre kızarken kendi kendinize yaptığınız saygısızlıklardan, işini hakkıyla yapmayan birine kızarken kendi işinizi yapış şeklinize kızdığınızdan veya her kimi ne için suçluyorsanız onun kat be kat sizin kendinize dönen dört parmağı olduğundan hiç ama hiç şüpheniz olmasın. Yani birisini suçlamak için yaptığımız el işaretinde, işaret parmağı karşıyı gösterirken, diğer dört parmağın bizi göstermesi tesadüf değil.

Peki suçluluk duygusu nelere sebep olabilir?

Mesela kendinizi sevmediğiniz bir işte çalışırken bulabilirsiniz çünkü bu işe kendinizi siz mahkum etmişsinizdir. Daha iyisini hak edene, daha iyisine layık olana kadar bu iştesinizdir. Zira cezaları da içimizdeki hakim veriyor. Bazen dışardan bir hakimin bir defa ceza vermesi bizim her gün kendimizi suçlayıp her gün kendimize ceza vermemizden daha tercih edilebilir bile olabilir. Ya da daha basit bir örnek suçluluk duygusuyla yediğiniz bir makarna size koca bir göbek olarak geri dönebilir. Ya da suçluluk duygusuyla kendinizi her an değersiz, yetersiz, mutsuz vb hissedebilirsiniz.

Suçluluk duygusunda anlaşılması gereken önemli bir nokta bu suçların hemen hepsini kendimize karşı işlemiş olduğumuzu fark etmek. Bu da aslında kendimize daha çok değer vermek, daha çok sevgi göstermek, daha çok onaylamak ve daha çok saygı duymak ihtiyacında olduğumuzu gösteriyor.

Eğer içinizdeki o kocaman suçluluk duygusunu fark ederseniz neler yapabilirsiniz peki?

Açıkçası ben de önerilere açığım ama aldığım en güzel önerilerden birisi öncelikle bunu fark ettiğim için kendimi kutlamak “Aferin Güher” demek var. Hele ayna karşısında olursa daha da harika. Fark ettiğiniz duygunun içinde oturmak, onu hissetmek, bedenimizin neresinde olduğunu, yoğunlaştığını fark etmek, bu duyguyu izlemek. Bu duyguyu izlerken nefeslerimizin olabildiğinde sakin ve huzurlu akmasına izin vermek de önemli. Suçluluk illüzyonunu yaratan farklı durumları fark etmek ve bu duyguyu yaşadıktan sonra içinden çıkmak için pozitif bir deneyimi hatırlamak, mesela suçlu hissettiğiniz değil de kendinizi iyi hissettiğiniz bir durumu hatırlamak ve kendimize bu olumlu deneyimi tekrar yaşatmak olabilir. Anda kalmak, farkındalık ve daha derin analizler yapmak da faydalı olabilir. Mesela benim mesai saati örneğinde olduğu gibi. Burada önemli olan şey söylediklerinizin gerçek olması yani bahane olmaması.

Kendinizi suçladığınız konuyu düşünün ve o suçu işlemediğiniz durumları hatırlayın. Mesela kopya çekmek için bakarsak, ben şimdiye kadar yüzlerce sınavda hiç kopya çekmedim, derslerden aldığım bütün notları da bileğimin hakkıyla aldım çünkü kopya çekmeye çalıştığım o iki sefer de stres ve sıkıntıdan başka bir şey getirmemişti. Güzel bir örnek ve aslında benim için çok daha doğru ve genelleyebileceğim bir durum. İnandığınız düşünceleri fark edin, sorgulayın ve tersine çevirin. Tersinin de gerçekleştiği durumları hatırlayın ve genellemenizin ne kadar çarpıtılmış olduğunu fark edin.

Mesela ben makalemi yazmadım diye kendimi suçlu hissediyorum ama aslında makalem için bir çok şey yaptım. Bazı makaleleri tekrar okudum, literatürde yeni çıkanları araştırdım ve kabaca özünü ve girişini yazdım. Geriye ne kaldı ona bir bakıp işe yarar bir plan yapmak. İşte bu noktada sanırım makaleme dönmeyi tercih edeceğim. Ama ana fikri anladınız. Kendinizi suçlu bulduğunuz ve hissettiğiniz her durumda, her şeyi sorgulayın ve göreceksiniz ki aslında bir çoğu sadece illüzyon, sadece kurgu. Hata yapmak yaşamın bir parçası fakat bu hatalara kendimizi mahkum etmekse bizim illüzyonumuz. Her an bir fırsat farkındalık için.

Yargılarımızı sorgulayalım, kendimizi sevmeyi seçelim. Hatta şimdiye kadar yaptığınız her hata için kendimize teşekkür edelim hepsinin amacı bize kim olmadığımızı fark etme şansı tanımak. İllüzyona kapılmak veya kapılmamak seçimlerimizle özgürleşmek bizim elimizde. Özgür, mutlu ve dolu dolu yaşadığımız günler dilerim…

Sevgiler

namaste

Sevmeyi öğrenmek tek ihtiyacımız olabilir mi? bir kalp dolusu cennet <3

Bugün şefkatle yazılmış iki yazının ve bir videonun etkisinde duygusal bir yolculuğun akıntısına kapılmış gidiyorum. Video işitme engelli bir gence bir telefon şirketi tarafından yapılan sürpriz, birinci yazı yoga, meditasyon, farkındalık ve şefkat pratiğinin insan beynini değiştirmesine ilişkin yazı, bir diğeri ise bağımlılık üzerine yazılmış bir yazı. Her üçünün de ortak mesajı şefkat, farkındalık, insanı kucaklamak, olduğu gibi, değişmesini farklı olmasını beklemeksizin. İşte bu yüzden yine gözyaşlarım akarken yazıyorum bu yazıyı. İçimde kocaman bir şefkat bulutu, yüzümde bir gülümsemeyle. Ne söylemeliyim bilmiyorum ama her yolun sevgiye, aşk, aşkla davranmaya çıktığı bir yolculuktayım.

Birini cezalandırmanın tek sonucunun onun daha kötü duruma gelmesi olabileceğini düşündünüz mü hiç? Kim olduğundan bağımsız olarak, her kime şiddetle bakarsak bile ona ve kendimize ve hatta yaşamın kendisine karşı kötülük yapıyor olabileceğimizi düşündünüz mü hiç? Fakat ilginç olan şu ki yaptığınız en kötü şey bu olsa bile bunu iyileştirmenin tek yolunun kendinize karşı daha şefkatli olmanız olabileceğini. O yüzden sadece tek bir yol var: O da sevgi yolu, kalp yolu, aşk yolu. Tek şifa.

Önce kendimize olduğumuz, yaptığımız, yapamadığımız her şey için şefkat duyabildiğimizde; sonrasında bir başkası olarak algıladığımız ama bizim yansımamız olan belki hatalar yapan belki beceriksiz olan karşımızdaki kişilere karşı da aynı şekilde bakabiliriz; şefkat ve hoşgörüyle. Gerçi ben şefkatin hoşgörüyle iyice doymuş, daha da geniş daha da özgür bir sevgi, sevgiliye ihtiyacı olmayan bir aşk olduğunu düşünüyorum.

Bu kısacık yazıda söylemek istediğim şey şu: Birinin, kendimiz de dahil, daha mutlu, daha doyumlu, daha sevgi dolu olması, ona karşı tam bir şiddetsizlikle mümkündür. Tam bir şiddetsizlik de ancak bol bol şefkatle mümkündür. O yüzden her ne ise yaşamda görmek istediğiniz değişim, o olmaktan başka yol yok. İşin güzel yolu aşk olmak, sevgi olmak o kadar harika ki, ne gerçekten hata yapabilir ne cezalandırılabilirsiniz. Ne yaparsanız yapın yalnızca daha çok sevildiğiniz bir dünyayı hayal edebiliyor musunuz? Sanırım sevgili Metin Hara’nın dediği bir “bir kalp dolusu cennet” olur o zaman…

Cenneti yaşamamız dileğiyle…

İçimdeki ve dışımdaki cennet hepimizi selamlıyor (Namaste:)

İlham olan, olmayan her şeye, okuyan ve okumayan, paylaşan ve paylaşmayan herkese sevgileeeer <3. Yazıda geçen kaynaklar aşağıda olup, Metin Hara ile ilgili geçenler için yol kitabını okuyabilirsiniz.

http://www.birgun.net/haber-detay/bagimliligin-nedeni-bildiginiz-gibi-degil-82008.html

http://www.washingtonpost.com/news/inspired-life/wp/2015/05/26/harvard-neuroscientist-meditation-not-only-reduces-stress-it-literally-changes-your-brain/?tid=trending_strip_3

Savaşmak ve barışmak…

İçimde yıllardır süregelen bir savaş var. Savaşın tek bi muhatabı var o da şu anda var olan ben. Şu anki halim, her neysem, her neredeysem, her ne yapıyorsam, ne hissediyorsam, ne istiyorsam ona karşı bir savaş bu. Daha ince olmak, daha çalışkan olmak, daha başarılı olmak ve hatta daha huzurlu olmak için verilen bir savaş, sanki huzur savaşla elde edilebilir bir halmiş gibi. İçimde bir general var tüm olana savaş açmış durumda. Bu savaşı fark edebildiğim için şükürler olsun. Generale kızgın veya kırgın değilim sadece hem savaş tutsağı, hem asker, hem general, hem vatandaş hem mağdur hem mağrur olmak beni yoran şey. İçimde farkında olmadan yürüyüp giden bu kadar büyük bir savaş olduğunu hiç fark edememiş olmak şaşkınlığımın nedeni. Şükürler olsun bu savaşı gözlerimin önüne seren Evren’e :).

Şu an tüm fark edişimi yazmak istiyorum ki unutmayayım. Bu sabah evden ofise gelirken yolda karşılaştığım huzur dolu hocanın “günaydın”ıyla aydınlandı içim. Yüreğimin nereye gittiğini, içimde yatan huzuru görmek gibi. Kendimle ve olanla savaşarak başladığım güne barışın kokusu sinmeye başlamıştı. İçimdeki huzurla dopdolu parça günün ve kalplerin aydınlanmasıyla canlandı. Ne güzel bir sözcük günaydın. İçime ışık dolarken kenndimi etrafa huzur yayan bir varlık olarak hayal ettim. İçimde, derinde, öyle büyük, öyle geniş bir huzur varmış ki o huzuru görmek neye hasret duyduğumu hatırlatıvermiş.

Yaşamla savaşmadığım ve hatta kendimle barıştığım bir hayat mümkün. Tüm ihtiyacım birazcık daha şefkat, birazcık daha anlayış, birazcık daha hoşgörü. Neleri ertelersem erteleyeyim, ne hata yaparsam yapayım, ki hata yapmak diye bir şey yok aslında, her koşulda ve her şartta kendimi seveceğime ve sayacağıma, şefkatle kendime bakacağıma söz veriyorum, desem mesela, ne kadarını tutabilirsem bu sözün o kadarıyla, elimden geldiğince mesela. Hoşgörüyle, pişmanlıkla, bir başka başarısızlık hissiyle değil de tam bir anlayışla sarsam kendimi.

Ben ilişkilerde hoşgörü ve sevginin, iyi niyet ve anlayışın her şeyi çok daha güzellikle, kalp gözüyle, evrenin muhteşem sevgisiyle çözebildiğini biliyorum. Peki kendimle ilişkim? Kendi içimdeki konuşmalar? Onlar ne kadar şefkatli? Onlar ne kadar anlayışlı? İçimde kendime doğru açılan bir kapı var ki ben onu bazen tekmeleyerek bazen sözlerimle bazen dua ederek açmaya çalıştım. Çoğunlukla da sonra açmaya karar verdim. Fark ediyorum ki hayatta ertelediğim şey makale yazmak değil aslında, kendi içime açılan kapıyı açmak. En çok ertelediğim şey bu. O kapıyı açmak için hazır olmayı beklemek tıpkı çocuk yapmaya hazır olmayı beklemek gibi. Ardından ne çıkacağını bilmiyorum. Deneyimleri olanlar anlatıyor elbette ama bilmiyorum, bilemem. Yalnızca damla damla su içmiş birine bardakla su içmeyi anlatabilir misiniz?

Tez bitsin ve ben şunları yapacağım dediğim tonla şey var elbet ve çoğunu yapmadım. Yapmasam da belki o kadar önemli değil ama kendime verdiğim daha derin bir söz var, içimde çok derinde. İçime bakma sözü… Her seferinde şimdi zamanı değil dediğim. Ve belki de başka zaman dediğim her şeyin de şimdi zamanı. Kulağımı tıkadığım her şeye kulak kesilmenin tam zamanı.

Sevgili kalbim, seni dinliyorum, neye ihtiyacın olduğunu bilmiyorum. Bana yardım etmek istiyorsun, teşekkür ederim. Sana yaşamımı açıyor ve yardımlarını şükranla kabul ediyorum. Sana şimdiye kadar kulağımı tıkadığım için üzgünüm. Seni seviyorum, özür dilerim, lütfen beni affet, teşekkür ederim.

Dün okuduğum sanırım yogi Bhajan’ın bir sözü ile bitirmek istiyorum.

“Dua bizim Tanrıyla konuşmamız ise, meditasyon O’nun bizimle konuşmasıdır.”

Dinleyebilmek dinlemeyi her daim hatırlayabilmek dileğiyle…

Şükürler olsun.

Aslında içim hep yazıyor 💕

Çok zaman oldu yine yazamadım fiziksel olarak, ya da sanal olarak demeliyim belki, ama içim sürekli yazdı. Yaşamı anlamak için, kendimi bilmek için, bazen öfkemi, isyanımı; bazense coşkumu, yaşama olan hayranlığımı fark etmek için.
İki satır yazdım ya sanki içimin yolları açıldı. Her yazıda az çok bu hissi yaşıyorum. Yazmak, durmadan, hevesle ve içimden geldiğince yazmak öyle güzel ki… Sözcüklerin büyüsüyl dans etmek, o sözcüklerin beni bile büyüleyişini görmek.
Yaşamak da yazmak gibi bizi büyülediğinde, her şeyin ancak bir tiyatro sahnesi kadar gerçek olabildiğini görüyorum.
Biz bu sahnede ne oynanmasını istiyorsak o. Kimi zaman alabildiğine derin bir dram kimi zamansa komedinin en çıplak hali. Hiç biri diğerinden daha üstün değil. Sizin tiytronuzda bugün hangi oyun vardı mesela? Ona kendinizi ne kadar kaptırdınız? Bir yaşam inşa ettiğinizi bilseydiniz bugünü yine böyle mi yaşardınız? Neden burdasınız? Hiç bir engel olmasa ne yapardınız? Hiç korkun olmasa ne yapardın? Sen kimsin?
Tüm bu soruların birer cevabını bulmak değil niyetim. Sadece zihinlere minik pencereler açmak. Soru sormanın dünyadaki en büyük buluşların başlangıcı olduğunu düşünürsek neler bulabileceğinizi bir düşünsenize.
Harika soruların zihninize pencereler, kalbinize huzur ve ruhunuza özgürlük getirmesi dileğiyle…
Kalbiniz, ruhunuz ve elbet bedeniniz huzurla dolsun…
Sevgiler
Namaste

34. YAŞIN UĞURU-Izdırabın Farkındalığı- Değişimin Başlangıcı 

Kimilerinizin bildiği, kimilerinizin de şimdi öğrendiği üzere geçen hafta 34. yaşıma girdim. Yani bir yaşıma daha… Geçenlerde yaşamı 34 yaşına kadar üvey anne ve babasının işkencesiyle geçmiş bir kadının yepyeni hayatını 34 yaşından sonra kurmasına ilişkin bir yazı okumuştum. Ben o yazıdan çok etkilendim. Kimileriniz doğru mu değil mi diye şüphe ediyor olabilir, neden olmasın, elbette olabilir.

İnsan olağanüstü acılara katlanabilen yegane canlı. Neden böyle diyorum. Çünkü yalnızca insanlar ızdırap çekebiliyor bu dünyada. Zira ızdırap, zihnin acıyla ilgili düşünsel boyutunun acıyı pekiştirmesi ile ortaya çıkıyor der bazı öğretiler. Biraz karışık oldu ama Budha’nın örneğinden yola çıkayım. Diyelim bedeninizde bir ağrı var sebebi herhangi bir şey olabilir, önemli değil. Bu ağrıyı fark ettiğinizde ağrıya dikkatinizi verirsiniz ve bir süre sonra zihin bu ağrıya ilişkin düşünceler üretmeye başlar. Neden ağrıyor, zehirlendim mi, içimde bir şey mi var, ne zaman geçecek, ya hiç geçmezse, ya çok ciddi bir şeyse… Ve kurgular kurgular… Budha ilk ağrı için birinci ok diyor. Yani evet bir ok var bedene saplanmış, acı çekiyoruz doğru ama ikinci oku ise biz kendimize atıyoruz, zihinsel olarak ağrıya ilişkin düşünceler, kurgularla içimizi doldurarak.

Hatta zaman zaman ilk oku da kendimize attığımız nadir bir durum değil. Nitekim son zamanlarda ülkemizde de popülerleşen yazar Don Miguel Ruiz diyor ki bedensel ağrı dışında tüm ızdıraplar zihnin kurgusu ve aslında dünyadaki en büyük alışkanlık ve hatta bağımlılık. Aynı kavramı Eckhart Tolle acı bedeni olarak ifade ediyor. Her ikisi de farkındalıkla, dikkatimizi, niyetimizi, bilincimizin gücüyle birleştirip, bu nehre kapılıp gitmeden yaşayabileceğimizi söylüyor. Yine her iki öğretide de acının tahammülün üzerine çıktığı noktanın, birisi kendini öldürmek, diğeriyse kendinle daha fazla yaşayamamak diye tanımladığı bu gelinecebilecek son nokta illa ki intihara teşebbüs veya öfke krizleri, yıllar süren depresyon olmak zorunda değil. O noktanın geldiğine şu anda karar verebilirsiniz. Ve inanın az önce bahsettiğimden çok farklı bir ızdırap değil gündelik hayatta insanın kendine yaşatabildikleri.

Bütün bunları çok şanslı olduğumu düşündüğüm 34. yaşıma nasıl bağlayacağımı birazdan göreceğiz ama önce 34 yıl işkenceye maruz bırakılmış; 34. yaşından sonra hayata sıfırdan başlayan bir kadının çektiği ızdırabın, sizin normal ve kaliteli olduğunu düşündüğünüz ama zihninizin sizi oklarla donattığı bir hayattan daha fazla ızdırapla dolu olup olmadığını sorgulamaya davet ediyorum. Elbette bunu çok kıymetli ilham kaynağımın acılarını küçümsemek için yapmıyorum ama acıların kıymetli birer hazine veya övünülecek bir şeymiş gibi algılanmasının da yine acı bağımlılığımız ve egonun bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Hazır yeri gelmişken neden çok fazla acı çeken insanlara karşı bir ilgi ve merhamet duyarız? Ben bunun bir çeşit empati olmasının yanında, yani içten içe hepimizin ızdırabı olduğu için, bir yanımızın da kendimizi üstün, iyi ve şanslı hissetmek için bunu kıyaslama malzemesi yaptığımızı düşünüyorum. Ama gerçekten daha üstün, daha iyi ve daha az ızdırap çektiğinizi bilebilir misiniz? Yaşamda sizden daha zor durumda olduğunu düşündüğünüz insanlar, size bulunduğunuz durumu değiştirmemek için, alışkanlıklarınızı değiştirmemek için bahane olmasın. Şükretmek için bile olsa diğer insanlara bakıp, kendimizi daha iyi durumda görmek egonun bir küçük mizanseni çünkü bu şükür sizden daha iyi durumda olduğunu düşündüğünüz birini gördüğünüzde, tam tersine bir memnuniyetsizliğe dönüşmek üzere bekler. İnsanların bizden daha iyi, daha kötü, daha sevgi dolu, daha acımasız, daha az farkında, daha karizmatik, vs vs olduğunu söyleyen şey, bize ızdırabımızı hediye eden şey aynı zamanda. Bu yüzden bir daha zor bir deneyim yaşayan insanlarla ilgili bir şey okuduğunuzda, kendinizi gözlemleyin. Hangi duygu ve düşünceler içindesiniz.

Elbette karşılaştırma yapmak her zaman kötü değil mesela uyuşturucu bağımlıları için bile kullanılan karşılaştırmaya yönelik terapiler var fakat karşılaştırdığımız şey tüm evren ve bu tüm evrende bizim yerimiz. Hani çok ama çok önemsediğimiz dertlerimizin bu sonsuz evren için hatta sonlu ama devasa samanyolu için nasıl bir kum tanesinden bile küçük kaldığıyla ilgili. Birileriyle kendinizi kıyaslamaya başladığınız her defasında gökyüzüne bakın ya da gözlerinizi kapatıp derin, yıldızlarla kaplı gökleri hayal edin. Tüm bu yüceliğin varlığını, gücünü hissedin. Siz bu muhteşem yüceliğin minicik bir parçasısınız ve dertleriniz elbette çözümsüz değil :). Düşündüm de bunu yapmak için her hangi bir şeyi beklemeye gerek yok. Zira çok harika bir duygu :), her gün her saat 30 sn bile yaşamınızı değiştirebilir.

Bu yazıya başladıktan bir süre sonra içimdeki ruhsal savaşçıyı zorlayacak deneyimler de yaşadım, içimde bir parça 34. yaşımın hiç de uğurlu olmadığına dair bana imalarda bulundu diyeyim ama ben biliyorum, ta derinlerde, bu senenin benim mucizeler başlangıcı senem olduğunu. Bu kez emeklerimi yarıda bırakıp başa dönmeyeceğim. Yüreğimin ışığıyla doldurmaya başladığım yepyeni yaşamımı kucaklayacağım.

Yeni alışkanlıklar, yeni yetenekler, beceriler edinmek veya her hangi bir konuda değişiklik yapmak için asla geç olmadığını fark etmemi sağlayan ilham kaynağıma tüm deneyimi için sonsuz saygılarımı ve sevgimi gönderiyorum. Izdırabıma son verip farklı bir hayatı seçiyorum. İşte bu seçimi yaptığım için bu yaşımda çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Artık öğretmenlerime duyduğum öfkenin, anlayış ve sevgiye dönüşmeye başladığını, içimde tüm deneyimleri affetmeye başlayan bir şefkatin uyandığını hissediyorum. Bir sonraki yazım Toltek öğretilerine göre dört anlaşmayı kendi anladığım şekliyle paylaşmak için olacak :).

İçinizdeki şefkatin tüm yaşamınıza aktığı harika bir haftasonu diliyorum… Değişim için ne 34 yaşınızı beklyin, ne ne 34ü geçtim diye vazgeçin. Değişim şimdidir. Yaşınız sonsuzluktur. Değişim yalnızca şimdide olur. Kalbiniz geniş, ruhunuz ışık olsun. Değişim için tüm dualarım bizlerle…

Sevgiler

Rüyalar, 8 Saniye ve Bağlantılar

Dün çok sevdiğim bir arkadaşım yoga dersi sonrası gece yattığında onu üzen bir rüya gördüğünü söylediğinde o günün rüyalarla ilgili yeniden bir hatırlayış getireceğini tahmin etmemiştim. Ben de gördüğü rüyaları hatırlayan bir insan olduğumdan ve kimi zaman onların etkisinde epeyce kalabildiğimden bu konuda bir kaç kitap okumuş, kendime göre yollar çizmiştim. Dün elime “Nefs yolu” ya da “Soulcraftı” tekrar alıp ilgili bölümlere bir göz attıktan sonra bu konuyu beynimin bir köşesinde üzerinde düşünülecekler bölgesine göndermişim. Bilinçaltım ya da Yaradan bu bilgiyi öyle güzel işlemiş ki akşamına rüyalar etrafında dönen, benim tanıtımını ilk gördüğümden beri gitmek istediğim bir filme gidiş yolumuzu açtı. Filmin adı “8 saniye”, fragmanlarından hafızama yanlış kazımadıysam 27 şubatta vizyona girdi. Önce filmden biraz bahsetmek isterim zira benim can alıcı bir çok noktamdan vurduğu için çok derinden etkilendiğim bir film oldu. Filmde yaşça geçkin bir çiftin sonradan doğan kız çocuğu olarak dünyaya gelen ana karakter Esra uçuk kaçık, başına buyruk, keyifli, biraz kendine has bir karakter. Babası, bilge baba-dede karakteri, annesi de şefkatli anne karakteri, ablaları ise otorite olarak büyütüyorlar bu kız çocuğunu. Allah’la bağlantı, çocukken dua etmek, Yaradan’ı kavramaya çalışmak gibi küçük nüanslar bizim ülkemizde çok sık olduğunu düşündüğüm ortak deneyimlerin yansıması ve çok keyifli ama film ağırlıklı olarak bu kız çocuğunun rüyalarının yoğunluğu ve etkili oluşuyla, rüyaların gerçeklerle bağlantısıyla ilgili güzel örgüler kuruyor. Filmin izlemeyenler için tadını kaçırmamak adına daha fazla bir şey yazmayacağım ama izlemenizi tavsiye ederim J diyeyim kısaca.

Ben de bu tip rüyaları (gerçeklerle bağlantılı), neredeyse birebir çıkan rüyaları bir çok kez yaşadığım için hiç abartılı bulmadım ama bu tarz bir deneyiminiz olmadıysa size abartılı gelebilir. Bana kendi yaşamımdan bir kesit gibi geldi zira. Bu noktaya gelmişken rüyaları kendime göre küçük küçük kategorize edeceğim sizlerin huzurunda kendi deneyimlerime ve okuduklarıma dayanarak.

  • Gerçek olacağım haberin olsun rüyalarıJ Bazı rüyalar size gelecekte olacakları haber verir. Mesela birisiyle beraber çalışacağınızı, bir çatışma yaşayabileceğinizi, bir yardım göreceğinizi vb. Bu tarz rüyalar kimi zaman hiç ilginiz olmayan insanları, hatta bazen hiç tanımadığınız insanları görmek süretiyle olabiliyor. Kendimden örnek vermem gerekirse bir gün rüyamda bölümümüze yeni gelmiş tek kadın hocamızı gördüm hamileydi ve ben onun doğum yapmasına yardım ediyordum. Bu rüya benim için çok net ve akılda kalıcı olduğu için gidip kendisine söyleyesim bile gelmişti o zaman ama bekar olduğu için bunun yersiz olacağını düşünmüştüm. Sadece bir gün, bir şekilde bir arada çalışacağımızı bilyordum o kadar. Aradan bir sene geçti biz tanıtım komitesinde beraber çalıştık. Biraz sancılı koşturmacalı bir çalışma dönemi geçirdik ve benim çok sevdiğim hocalardan biri haline geldi <3. Rüyam tanıtım ürünlerini yaratmamızla gerçek olmuştu. Haberci rüyaların neden görüldüğünü tam olarak bilemiyorum ama bir iç hazırlık süreci başlatıyor olabileceğini düşünüyorum. İçimiz olacak olanlara hazırlanıyor ve olanlarda kendine ve diğer insanlara karşı daha şefkatli olabilmeyi sağlayabileceğini düşünüyorum. İlahi bir güç size bir bilgi veriyorsa bu bilgi anlamlıdır gibi. Yada bazen bizim yapabileceğimiz bir şey varsa onu yapmamız için bir dayanak oluşturabilir. Örneğin bir seçim yaparken mantıklı zihninizin seçmeyeceği bir şeyi rüyanızın etkisiyle seçebilirsiniz. Bu da rüyanın size yol göstermesidir bir bakıma ve ikinci tatlı kategoriye geçilir.
  • Yol göstermeye geldim rüyaları: Bazı rüyalar bize içinde bulunduğumuz herhangi bir çıkmazda, ki bazen çıkmazda olduğumuzu biz bile bilmezken, yol gösterir. Bunlar yol gösteren rüyalardır. Bir soru sorarak ve cevabını açık yüreklilikle almak istediğinizi söylediğinizde rüyanız sizin cevabınız olabilir. Bu da bir çeşit iç iletişim kendini tanıma aracıdır.
  • İçinde bir şey var farkında mısın rüyası: Kimi rüyalar bize kendimizi tanımamız için yardım eder. Örneğin içinizde bastırdığınız ama yapmak istediğiniz bir şey varsa onunla ilgili size hatırlatmalarda bulunur. Buna kendimden bir örnek vereyim. Ben yaşamımın 4 ila 24 yaş arasını, yani yaklaşık 20 yılımı o veya bu şekilde şarkı söyleyerek geçirdim. Hayatım boyunca bu konuda bir şeyler yapmam gerektiğini bilerek yaşadım ama son on yıldır hemen hemen hiç bir girişimim olmadı. Bu nedenle kendimle çatışmalar yaşadığım çok oldu. Örneğin bundan bir kaç ay önce rüyamda bir sahneye çıkmış ağlıyordum “Ben artık mühendis olmayı seçtim, demek ki böyle olması gerekiyormuş, şarkı söyleyemem ki.” dediğimi gördüm. Bu rüyanın bana içsel olarak mühendis olmayı öncelikli olarak kabul ettiğimi gösterdi. Fakat burada içimde bir parçanın şarkı söylememin mühendis olmakla çeliştiğine dair bir inancı olduğunu gördüm, bu rüyayı unutup hayatıma devam ettim ta ki bir Sezen Aksu konserine kadar. Çocukluğum onun konseleri ve onun şarkılarıyla geçtiği için kocaman bir tetiklenmeyle içim acıyarak eve döndüm. Yolda beste yapmaya çalışarak kendimi avutmaya çalıştım ama ancak eve ulaşana kadar. Bu konuda hala bir şey yapmadım ama biliyorum ki içimde huzur bulabilmem için bir şeyler yapmaya ihtiyacım var. Şarkı söylemek için bir sahneye ihtiyacım olmadığını hatta dinleyiciye bile ihtiyacım olmadığını fark etmem belki en güzel katkısı oldu bu rüyanın. Şimdi haftasonu kahvaltılarımızda şarkı söylüyoruz ara ara. Bir yerden başlamak yine de güzel.
  • Bir diğer rüya grubu ise herhangi bir mesajı olmayan ama görülmesi bir çeşit iç çalışmanın parçası olan bazen olağanüstü karışıklıkta olabilen rüyalar. Bu tip rüyalar sizde başlangıçta rahatsızlık hissettirebilir, cinsellik, şiddet, öfke, vb bastırılmış bazı konuların işlenebildiği bu tip rüyalar, kendi derinliklerimizde ve insanlığın ortak hafızasında yaşayan duyguların bir çözülme ve kendini ifade etme alanı olabiliyor.
  • Absürd mesajlar: Bir başka rüya çeşidi ise içinde size fazlasıyla saçma gelen unsurlar içeren rüyalar. Bu rüyalar akılda kalıcı olmaları ve dikkat çekici olmalarıyla genellikle içinde bir mesaj taşıyabilirler. Bir rüya araştırmacısının yazdığı, adını şu an hatırlayamadığım bir kitapta absürd ögelerin bizim için ne ifade ettiğinin rüyanın temeli olduğunu söylüyordu. Mesela bir yemek tabağında ayakkabı görüyorsanız, ayakkabı o rüyanın absürd unsuru. Sizin için ne ifade ettiğini, nelerle bağlantılı olabileceğini bulup, rüyanın mesajını çözebilirsiniz. Rüyalardaki mesajları çözebilmek için onları gördüğünüz gün uyandığınızda bir deftere kaydetmek işinizi kolaylaştıracak araçlardan birisi.
  • Korku dolu rüyalar: Kimi rüyalar sizi korkutur, koşturur ve gerçek hayatta yapmadığınız bir çok eylemi gerçekleştirmenize sebep olur. Bu rüyalarla ilgili de bir belgeselde, insanın kendini korumak için antrenman yapma alanı olduğunu öğrenmiştim. İnsan bedeni rüyayla gerçeği ayıramadığı için gece uyurken kasların hareketini engelleyen bir düğme aktif hale geliyor, gelemediği durumlarda da uyur gezerlik oluyor. Bu tip koşulu, eforlu rüyalar bedene antrenman yaptırarak gerçek hayattaki zorluklara hazırlamak açısından oldukça kıymetli ve gerekli bulunuyor. Eski insanlar kendilerini vahşi bir hayvan tarafından kovalanırken görürken, bizler otobüsü kaçırıp onun peşinden koştuğumuzu, derse, işe yetişmeye çalıştığımızı görebiliyoruz. Böylece genel olarak gerçek hayata hazırlama teması korunmak süretiyle yüzyıllardır devam eden bir rüya çeşidi de bu. Aynı şey bazı kayıpları rüyada yaşamak, üzücü olaylarla rüyada karşılaşmak gibi deneyimler olarak da görülebilir. Yani hayatta bizim için zor olan şeyleri rüyalarımızda gerçekleştirebiliriz ve bu da bizi hem tatmin eder hem de ihtiyaç duyduğunuz tecrübeyi kazandırabilir. Örneğin çok öfkelendiğiniz birini rüyanızda öldürmek sizin içinizdeki öfkeyi bastırmadan sakinleştirdiği gibi gerçekte kimseye zarar vermemiş olmanın huzurunu da yaşamanızı sağlar. Öte yandan birini öldürmenin olumsuzluğunu da bir nebze hissedeceğiniz için içinizdeki öfkeye karşı daha özenli davranmak için sizi uyarabilir de.
  • Hastasın ve bedenin zorda: Bazı rüyalar hastayken görülür. Bedeninizde bir ağrı, sızı, sancı, ateş vb. Olduğunda görülen bu tip rüyalar, hastalığınızın psikolojik boyutunun atlatılmasının yanında, bedeninizdeki duyguların görselleri de olabilir. Misal benim bugün bağırsaklarım bozukken uyuduğumda bedenimden, burnumdan sular aktığını görmem ve bunun daha sonra kan olduğunu fark etmem bir örnek.
  • Huzur veren aydınlanma rüyaları: Hep zorluklar, uyarılar değil, kimi rüyalar bizim destek aldığımız, huzur bulduğumuz, sevgi, şefkat gördüğümüz rüyalardır. Özellikle dua ettiğinizde, meditasyon yaptığınızda veya bazen zor günler geçirdiğinizde sizi koruyup gözeten, size yardım eden birileri olduğu inanını içinize doğuran bu tip rüyalara ben ilham veren rüyalar diyorum. Her rüya güzeldir ama ilham veren rüyaların sizleri de bulması dileklerimle.

Tüm rüyalarınızı şefkatle kabul edebildiğiniz harika bir bağlantı diliyorum. Son söz olarak rüyalarınızdan korkmayın, bilin ki hepsi sizin içinizde, hepsi sizden bir parça. İçimizde iyi kötü diye ayıramayacak kadar çok zenginlik var. Tüm zenginliklerinizi sarıp sarmaladığınız bir güzel bahar diliyorum.

Sevgiler…

http://www.asdreams.org/index.htm

Dönüp dolaşıp bir kız çocuğunun oyuncağı oldum :)

Bazen insan döner dolaşır, gezer gelir ve aynı yerde buluverir ya kendini. İşte tam da oradayım. O “aynı yerde”. Neresi burası bir bakmam gerekiyor belki de, bilemiyorum. Kişisel gelişim serüvenine bundan on küsür yıl önce başlamış biri olarak yogadan öte bana ışık veren çok az şey oldu açıkçası ama yanlış anlaşılmasın, her biri benim içinde bulunduğum en zor durumlardan kaba tabiriyle “yırtmama” yardım eden bu araçlara minnettarım ve hiç birine laf edecek değilim. Lakin ego denen enteresan varlıkla nasıl baş edebileceğimi bilemiyorum. Belki de içimde bir hikaye vardır anlatıcısı da malum ego olan ve sürekli şöyle diyordur “benim durumum o kadar kötü o kadar kötü ki hiç bir sistem beni iyileştirmeyi beceremedi”. Bilemiyorum ama göz önünde bulundurmaya değer sanırım bu.

Kendimi sürekli bir başka araç ararken buluyorum çünkü araç değiştirmek işime geliyor bir tarafımın. Ne demişler nehri geçerken at değiştirilmez. İşte buna güvenerek benim içimdeki parça sürekli at değiştiriyor ve ben nehri bir türlü geçemiyorum. Nehirde kaldım öylece. Tam evet işte geliyorum diyorum. Sonra hooop Gühi bak bak şöyle de bişi varmış gördün mü diyor. Hoooop atlıyorum üstüne onca ilerlediğimi çöpe atıyorum ve baştan başlayıveriyorum. Başta göklere çıkarttığım hocaları, sistemleri şimdi duymak istemiyorum. Videosunu izlemeye can attığım bir ustanın sesini duymaya tahammül edemiyorum misal. İşte böyle. Her şeyi sıradanlaştıran, her şeye tepki duyan, her şeyi eskiten bir spiritüel egonun elinde kalakalmış gibiyim.

Az önce bir arkadaşımla yazışırken her şeyin enerji olduğu noktasına geri döndük. Dönerken de ben şunu fark ettim ki ben kendimi hasta edebiliyorum ve inanıyorum ki yeterince zorlarsam öldürebilirim de tam manasıyla intihar denemeyen bir öldürmeden bahsediyorum. Yani sigara içenlerinki gibi de değil de böyle ölmek isteyerek kendini öldürmek. Dedim ki madem kendime düşünce şeklimle bu denli zarar verebiliyor, yataklara düşürebiliyor, kalbimin ritminden tut da gözüme başıma kadar her yerimi ağrıtabiliyorum o halde tersi de mümkün. Yani kendimizi çaresiz, zavallı, mutsuz, depresif yapmak için gösterdiğimiz üstün çabayı tersine çevirip sağlıkla dolup taşıp etrafa da ışık saçamaz mıyız?

Ben bunun yapılabileceğinden eminim ama çok fena bahanelerim var. Öncelikle zihnimde buna itiraz edecek epey kalıp var. Mesela tembelim düşüncesini ele alalım. Bu gerçekten doğru mu?

  • Kendimi hasta ederken hiç tembel değilim ama. Sabaha kadar oturup kitap okurken ya da bir günde dünyanın ütüsünü yaparken tembel değilim. Ya da depresyona girmek için gece gündüz uğraşırken, kocam benimle yemek yiyecekti yemedi diye kendimi harap edip onun da burnundan getirirken hiç tembel değilim. Tembel olduğum konular var tabi mesela makale yazmak, meditasyon yapmak, dua etmek, vb. (Bu aralar yoga tembeliydim bi de ama geçti kısmen). Bunları yazarken bitanecik kocamın gönlünü aldığımı söylemeliyim 🙂 zira kimsenin benim şirret olduğumu düşünmesini istemem demek ki içimde bir de şirret var. Bu da ayrı bir konu.

Bir de şöyle bir hikaye var içimde “benim derdim kendimle”. Bunu söylerken açık, aleni yalan söylediğimi şimdi fark ediyorum. Neresi kendimle? Daha iki dakika önce yazdım, hocalarla derdim, sonra kocaya kızıyorum devamına baksan ohooo bu böyle gider. Yok arkadaşlarıma da biraz bozuldum aslında. Beni aramadı kimse, vs vs… Adabenimle yemek yemedi diye alenen ona küsen ve küstüğünü söylemek yerine sanki çok gizli, çok önemli, çok farklı, pek özel bi problemim varmış gibi davranan başkası. Sonra kendi hikayeme öyle inanmışım ki aaa evet buna bozuldum diye şaşıran da benim.

Neymiş “benim için hiç problem değil”miş. Hadi ordan. Bariz problem benim için. İçimde şimdiye kadar tanıdığım en hassas çocuğu taşıdığımı ve ona alenen sinir olduğumu söylemek istiyorum. Tek isteği başının okşanması olsa da bunu farklı şekillerde elde etmek isteyen bir çocuk var içimde. Ve bu olmadığında onu zaptedemiyorum. Küçücük çocuğun ne kadar büyük tepkiler verdiğini (az önceki örnek gibi) uzun uzun araştırırken fark ediyorum. Kendimi üç dört yaşındayken hatırlıyorum. İki defa intihar etmek için niyetlendiğimi. Küçücük bir çocuktum ve bir derdim vardı. Derdim neydi bilmiyorum. İstediğim bir şey olmamıştı. Biri beni reddetmişti. Bir şeyler ters gitmişti. Muhtemelen benim şarkı söylememi alkışlamadılar. Bana istediğim oyuncağı almadılar gibi gayet basit bir şey. Ve ben ölmek istemiştim. Şöyle şeyler düşünmüştüm “O zaman öleyim. Ölüp kurtuayım.” bir yerleden ölünce kurtulunduğunu duyup buna epey inanmış olmalıyım. Daha sonra bunu yine kendimde gördüm ve yine ve yine. Yaşamın anlamsız gelmesi hiç bir zaman tesadüfen olmadı. Hep bir sebep vardı aslında ve sebeplerim pek de spiritüel değildi. Tam tersine oldukça dünyevi sebeplerim vardı. Çok da basit çok da sıradan, çok da güncel bir ya da bir kaç sebep…

Hal böyleyken aydınlanma falan tam olarak mümkün olamıyor galiba. Şimdi içimdeki çocuğu görüp; yıllardır her başarısızlık, her reddediliş, her beğenilmeyişten sonra kendinden vazgeçen, kendinden vazgeçerek etrafını cezalandırdığını düşünen bu kızla iletişim kurmam gerekiyor. Onun ihtiyacı olan sevgiyi, ilgiyi, şefkati etrafından değil ancak ve ancak kendinden, yani benden, alabileceğini fark etmesini sağlamam gerekiyor. TAbi bunu şefkatle yapmam gerekiyor.

Bugün içimdeki kıskanç, hırçın, çaresiz, tehditkar ve şirret küçük kız çocuğunu fark ederek belki beni neyin aynı yerde tuttuğunu biraz olsun bulabilmişimdir. Benim bulunduğum yerde bir kız çocuğu varmış ve yaşamımda o ne derse öyle oluyor şimdilik.

Not:  Bu koşullar altında çocuk yapmak pek anlamlı görünmedi gözüme, hali hazırda olan otuz senedir beni parmağında oynattığına göre 🙂 . Hepinizin kendi içinizle göz göze gelebilmesi dileklerimle.

Sevgiler

Yazmadan edememek…

Zor zamanlar, zor… Herkes için, hepimiz için… Topluma şüpheyle bakmak her şeyi kolaylaştıracak mı bilmiyorum. Görmezden gelinen her şey gibi, eninde sonunda elimizde patlayan bombalar gibi bastırılmış toplumsal öfkemiz, onun altında korkumuz. Aslında toplumsal diyerek daraltmanın da anlamı yok, yaşamsal, evrensel bir sıkıntının ortasındayız.

Daha önce bir bebeğe tecavüz edildiğini görmüştü bu ülke, ölmemişti bebek, şimdi kim bilir nerede, nasıl? O zamanki gazetelerdeki resmi hayal meyal gözümün önünde. Neden öyle bir resim konmuştu bilmiyorum. O zaman daha gençtim, yaşamı anlamaya çalışıyor, anlayamıyordum. Hala anlayabilmiş değilim ama o zamanlar kendisini tüm bu toplumu uyandırmak, kendine getirmek, vicdanlara dokunabilmek için kurban eden bu ruha saygı duymuştum. Onu saygıyla ve şefkatle anıyorum. Umarım huzur içindedir her neredeyse.

İster adına hayat, ister gerçeklik, ister Tanrı, ister Yaradan deyin, bize, hepimize, her bir bireye, her bir canlıya bir şeyler anlatmaya çalışıyor diye düşünüyorum. Görülmesi gereken, öğrenilmesi gereken, değişme zamanı gelmiş şeyler var. Hepimizin içinde, hepimizin duygularının derinlerinde, artık bakmak zorunda olduğumuz şeyler var. Kaçmaktan vazgeçmek, yüzleşmek zorunda olduğumuz şeyler var.

Çok büyük acılar, kayıplar insanların kendilerine gelmelerini sağlamayı görev edinir diye düşünüyorum. İçinizde bir yerlerde yaşamın size tokat attığını, içinizin ezildiğini, birilerinin bağırıp durduğunu duyuyor olabilir misiniz? Duymak istemezseniz de o orada.

Hepimizin içinde bir tecavüzcü, hepimizin içinde bir katil ve hatta hepimizin içinde bir kurban var. Biz onları bulup derdini görmeden, ne istediğini anlamadan içimize bastırırken, bir yerlerden öfke olarak, korku olarak, nefret olarak ortaya çıkıyorlar. Küfrediyor, bağırıyor, yargılıyor, asıyor, kesiyor ve küsüyoruz. Biz içimize dur diyemezken kimden ne bekliyoruz.

Kendimi güvende hissedemiyor olmanın sorumlusunu dışarıda arıyorum, bulamıyorum. Bizzat ben içimdeki terörle buradayım. Kavgalar ediyorum, her gün kim bilir kimlerle içten içe. Suçluyorum hiiç ama hiiiç tanımadığım insanları. Sokakta dururken sadece bana baktıkları için bazen. Onlar yüzünden güzel olmak istemiyorum diye mesela kızgınım. Bana baksalar da bakmasalar da kızabilirim. Onlar yüzünden çalışamıyor, yataktan kalkmak istemiyorum bazen. Depresyon deniyor buna ama adı önemli değil. İçimizde, kimimiz için derin, kimimiz için daha yüzeyde bir mutsuzluk, bir buhran, bir umutsuzluk, bir suçlama varsa durup neler olduğuna bakma zamanı çoktan gelmiştir. Elimizden gelebilecek pek kıymetli şeylerden biri kendi içimizi görmek için, oraya bakmak için cesaretimizi toplamak olabilir.

Bu olay benim içimde nerelere dokunuyor? Neleri, kimleri hatırlatıyor? Kendimi kimin yerine koyuyorum? Ben bunlara bakabiliyor muyum? Bakma zamanım gelmedi mi? Bakınca neler görüyorum? Neler düşünüyorum? Neyi, kimi suçluyorum? Ne hissediyorum? Tüm bu soruları ve cevaplarını, derinden gelen bu sesi dinleyebiliyor ve bu cevapları sorgulayabiliyor muyum?

Son zamanlarda okuduğum, takip ettiğim güzel bir kendi kendine terapi yöntemi var. Adı “Çalışma”.  Aşağıda kısayolu var ve güzel bir kitabı satılmakta “Olanı sevmek” diye Byron Katie’nin yazdığı. Bu olanı sevemiyoruz belki ama bir gün, her hangi bir şeye karşı derin bir sevgi duymamıza bir aracı olabilirse belki bir nebze içimizde bir anlayış doğabilir. Karşımızdakine nasıl baktığımızın ayırdına varabilirsek samimiyetle.

Dünyada yaşanan ilk ve maalesef son katliam değil bu şahit olduğumuz. İlk ve son taciz veya tecavüz değil. Olmamalı mı? Gerçekten olmamalı mı? Ama oldu ve oluyor. Bununla kavga edemeyiz çünkü oluyor. Olan bu. Olanı değiştirmeyi o bebek tecavüze uğradığından beri beceremediğimize göre bu konuda pek de iyi değiliz. Bir şeyler değiştirmek için dışarıyı kontrol etmeye çalışmanın işe yaramadığı oldukça net. Bu olanları kontrol edemiyoruz. Biz bu konuda masumuz demiyorum. Hiç bir şey değişmediğine göre bu konuda hiç bir şey yapmamışız çünkü değişmiyor. Kendi içimize bakmamışız. Kendi içimizdeki şiddeti olanlardan başka bir şey sanmışız. O masum mu? O idare eder mi? Belki biz onlara, içimizdeki çok masum sandığımız parçalara bakabilelim diye oluyor bunlar çünkü olmaya devam ediyor. Her tüyler ürpertici olay gibi bizim yüreğimize, bize bir şeyler göstermeye, söylemeye çalışıyorsa ve biz duymuyorsak? O zaman duymadıklarımızı duyurana kadar devam edecek bu şiddet. Bu sefer görmeye, bakmaya, kendimize, içimize, egolarımızın güvenlik saplantısından, yokolma korkusundan, kalıplaşmış doğrularımızdan ve gerçeklerimizden çıkabilme cesaretini bize vermeye çalışıyor olabilir mi bu olanlar? Kendi içimize bakmadan devam edemeyeceğimizi bize haykırıyor olabilir mi? Kendi vicdanlarımıza? Kendi vicdansızlıklarımıza bakmaya çok ama çoook açık bir davet olabilir mi?

Ne yapabiliriz? “Çalışma”yı öğrendiğimden beri çalışmayı yapmam gerektiğini düşünüyor biraz yapıyor ve bırakıyordum. Bugünden itibaren bu konuda çok daha gayretli olabilir ve kendi içimdeki mahkemeleri, tacizleri, tecavüzleri, öfkeleri, nefretleri, kavgaları bitirmek için bir adım atabilirim. Bunu siz de yapabilirsiniz. Hatta hep beraber yapabiliriz.

Çalışma yapmak için Türkçe ücretsiz kaynaklara aşağıdan ulaşabilirsiniz. Ya gerçekten içimizdeki kavganın bir yansımasını görüyorsak? Ve hepsinde payımız varsa? Bunu bir düşünelim diyerek bitiriyorum.

Ve burdan tıpkı o güzel bebek ruh gibi, bu güzel genç ruha da sonsuz huzur, şefkat ve sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Şimdi bizim sıramız, siz rahat uyuyun güzel ruhlar, sizin deneyiminiz bize ışık tutacak, sonsuz minnet ve şükranlarımızla.

http://thework.com/sites/thework/turkce/