Kitap okumak yaratıcılığı nasıl arttırır?

Öncelikle yeni yılın ilk yazısını okumak üzerine yazmak herhalde beni en çok mutlu eden şeylerden birisi. Tüm hayatım boyunca kitap vazgeçilmezim olduysa da ben de yıllarca ders kitaplarım, iş kitaplarım dışında okumakla geçirdiğim zamanlarda ta ki son iki aya kadar bir vicdan azabı hissettiğimi itiraf etmeliyim.

Bu aralar kafama takılan sorulardan biri Atatürk’ün nasıl olup da pek çok şeyi düşünebildiği, tasarlayıp, uygulayabildiği? Elbette kısaca O’nun dahi olduğunu düşünüp geçebilirdim ama öyle yapmadım. Tıpkı Einstein ve Feynmann gibi fizikçilerin, başarılı bilim adamlarının; ki sayısı bizim popüler bilimden bildiğimizin çok üstünde; deha ve farklı olduklarını söyleyip işin içinden çıkmanın kolay olması gibi. Elbette bu bakış açısı çoğunluğun en büyük hastalığı olan tembelliğin bir bahanesi de aynı zamanda. İşte ben bu kez bu bahaneyi bir kenara bırakıp Atatürk’ün nasıl düşündüğünü, neler yaptığını anlamaya çalıştım ve bunun için de İnternet gezintileriyle oradan buradan bilgiler edinmek yerine içinde 300-400 kaynak gösteren kitapları tercih ettim. Bu kitapların ortak olarak tekrar ettikleri bilgiler ise bir nevi sağlama olarak karşıma çıktığında sevindim. Elbette iki, üç kitap Atatürk’ü anlamak için yeterli değil ama  iyi bir başlangıç.

Atatürk’ün genel geçer insanlardan elbette bazı farklılıkları var ama bunlar daha ziyade edinilmiş iyi alışkanlıklar olarak açıklanabilir. Örneğin ve yazının da başlığı olduğu üzere çok ama çok ve sürekli okuması… Son zamanların popüler ve etkileyici ilk okul öğretmeni Ahmet Naç’ın çok daha güzel anlattığı üzere her 2 kuruşundan birini kitaba harcayan ve en çok kitap hediye edilmesine sevinen bir insan Ata.

Peki okumak bir insanı gerçekten bu denli geliştirebilir mi?

Okuma alışkanlıkları, yani nasıl ve ne tür kitapları ne sıklıkla ve ne şekilde okudukları, farklılık gösterse de ben okuyan toplumların çok farklı düşünebilmeye başlayabildiğini düşünüyorum. Nasıl mı?

Kitap okumak; film/video izlemek, resimlerle anlatım ve hatta İnternet üzerinden okumaktan pek çok anlamda çok farklı. Nasıl?

Öncelikle okuduğumuz şey çok sade. Yani etrafında reklamlar yok. İkincisi bir film size, hayal gücünüze ihtiyaç duymayacak şekilde her şeyi sunar ve sizi pasif bırakırken kitap size hayal etme özgürlüğü sunar. Yüzüklerin efendisi çok güzel bir çekime sahip olsa da ilk çıktığında bu nedenle okurlarından pek çok tepki görmüştü. Çünkü her bir okurun hayalindeki kahramanlar ve yerler ve hatta yüzük bambaşkaydı. Ayrıca tüm kitaplar, en üstünkörü basılan kitap bile, en azından bir editörün elinden geçtiği için çoğunlukla bir İnternet kaynağından daha güvenilir. Öte yandan kitap okurken, okuduğumuzu anlamak, yorumlamak, üzerinde düşünmek ciddi bir konsantrasyon ve algı becerisi gerektiriyor. Sanal ortamda “bu ne?” diye merak ettiklerimizi bir arama motorunu araya sokup, kendi düşünme kabiliyetimizden sanal ortamın bize sunacaklarına teslim ederken konudan, kendi zihnimizden uzaklaşarak dağılmak an meselesi. Ve aslında sanal ortamda dolaşmak zihni bizim kullanıp, eğitmemizden ziyade, zihnin popülerlik temelli bir sistem ve reklamlar silsilesine teslim edilip, onun tarafından yönlendirilmesi demek ve bu da aslında gerçek bir okuma alışkanlığının faydasını sağlamaktan çok zaman kaybına götürüyor. Her İnternet sitesini çevreleyen türlü türlü reklamların beynimizin derinlerine yerleşmesi de cabası.

Peki kitap okurken ne olur? Öncelikle kitap okurken bir düşünme eylemini gerçekleştiririz. Yani aktif olan biziz, zihnin kontrolünü ele geçiririz. Başlangıçta bu zor gelebilir. Belki hiç anlamadan bir kaç sayfa okumuş buluruz kendimizi ve geri döner tekrar başlarız eğer kararlıysak. İşte bu aslında harika bir zihin kontrolünü, eğitimini beraberinde getirir. Bir yoga hocasının da söylediği gibi “Disiplin özgürlüktür”. Zihnin disiplini ise bizim özgürlüğümüz demektir. Eğer okuduklarımızı gözümüzde canlandırmak için çaba harcıyorsak çok daha harika. Yazıp çiziyorsak muhteşem. Bu yaratıcılığın ilk ve en güzel adımı. Daha önce bildiklerinizle “anlamlı” bağlantılar kurmaksa her şeyi çok daha ileri taşıyor. Katıldığınız, katılmadığınız fikirleri ayırt etmek, kendi kalıp inançlarımızı sorgulamak da en güzel taraflarından biri kitap okumanın. Kitap okumak bir alışkanlık haline geldiğinde, ve okurken sistemli düşünme yetisi üzerinde çalışıldığında, ki kitap okumak bunu doğası gereği beraberinde getirir, zihin artık freni patlamış direksiyonu başkasını elinde giden bir araba değil bizim her gün kullandığımız, dilediğimiz yere gitmemizi hızlandıran faydalı araç haline gelir. Bu araç, yani kontrolü bizde olan bir zihin ile yüzyıllar boyu pek çok bilgiye, hakikate ve gelişmeye ulaşılmış; şu an deneyimlediğimiz her yaşam unsurunda bu aracı kullanabilmenin yaratıcılığı kendini göstermiştir.

Yani zihni kullanma pratiğini bize yaptıran en kıymetli ve basit araç olan şey kitap. Okumak, okurken anlamak, düşünmek, yorumlamak ve sonuç çıkarmak gibi becerilerin gelişmesi. Anlatım ve dil yeteneklerindeki gelişme, kelime haznesinin genişlemesini de sayarsak, kitap insanlığa sunulmuş en büyük hizmet, en güzel araç diyebiliriz.

İşte bu nedenlerle yeni yılın yegane hedefi, benim için, kitap okuma alışkanlığımı daha da geliştirmek. Artık kitap okurken vicdan azabı da çekmiyor bilhassa her sabah okumaya, okurken düşünmeye ve yazmaya en azından yarım saat ayırıyorum ve elbette fırsat bulduğum her boşlukta okuyorum. Öncekinden farklı olarak artık tek bir kitap değil farklı konularda olmak kaydıyla 3-4 kitabı beraber okumanın daha keyifli olduğunu fark ettim. Öbür türlüsü sanki kendimi tek bir kitaba mahkum etmek gibi oluyor.

Bu sene bitirdiğim ilk kitap ise 1. Atatürk, Bilim ve Üniversite, Metin Özata tarafından yazılmış ve 330’a yakın kaynak gösterilmiş, bu kaynaklar zaman zaman başka kitaplar zaman zamansa röportajlar. Özellikle üniversitede okuyan, çalışan ve Atatürk’ün düşünce şeklini anlamak isteyen herkese tavsiye ederim.

Bu kitapta çarpıcı çıkarımlarımdan bazıları ise şunlar;

  • Atatürk’ün her insanın birey olması, düşünmesi, kendi fikirleri olmasını isteyen bir insan olduğu. Onu bir diktatörmüş gibi yansıtmaya çalışanların aksine bir diktatörün en sevdiği şey olan “Siz nasıl uygun görürseniz” Ata’nın duymayı en sevmediği cümle.
  • Yine tahmin edilenin aksine Atatürk kendisinin belli bir konuda kesin bir kararı yoksa (yani üzerinde uzun uzun düşünüp, ki uzun uzun düşünüp, uzmanlarla görüşüp, tahlil etmeden karar vermiyor, karar vermemişse) bir başkasının işine asla müdahale etmiyor. Yani her şey benim kontrolümde olsun gibi bir düşüncesi yok.
  •  Herkesin pek çok konuda OKUMASINI ve bilgi ve fikir sahibi olmasını istiyor.
  • Milletin en büyük hastalığının “tembellik” olduğunu ve yalnızca çok çalışarak başarı ve refaha ulaşılabileceğini, bu hastalığın bir an önce tedavi edilmesi gerektiğini söylüyor. Zira kendisi hep çalışıyor ve savaşta cephede bile okuyor, yazıyor, çiziyor.
  • Atatürk’ün yine en etkileyici düşüncelerinden biri ise bir şey için ölmek değil onun için yaşamak fikri. Bunu kısaca İstanbul Darülfünun’da geçen bir olayı paylaşarak açıklamak isterim. Paşa Darülfünun’u (Yani Osmanlı zamanında kurulan ilk üniversite) ziyarete gidiyor ve öğrencilerle sohbet ediyor, planladığından daha uzun kalmak isteyince bir profesör “Paşam biz de burayı bırakmayı hiç istemiyoruz, burada ölmek istiyoruz ” deyince Paşa sinirleniyor. “Ben vatan için savaşta bile hayatta kalarak başarmak gerektiğini söylerken siz burada ölmeyi nasıl düşünürsünüz. Burada YAŞAMAYI düşünmeniz lazım gelir” benzeri bir  söz söylüyor. Ve bir şey uğruna ölmek değil yaşamak marifettir manasında bir açıklama yapıyor. Kendisi ise “GELECEK NESİLLER” için yaşadığını söylüyor. Ondan sonraki dördüncü nesil olarak ona minnet ve şükranlarımı sunuyorum. Seni ve hakikati anlamak için elimden geleni yapıyorum… En çok da okuyor, düşünüyor, çalışıyor  ve sorguluyorum… Kitaplarla dolu bir yaşam ve yıl dileğiyle… Esen kalın…

 

Advertisements

Karamsarlıktan çıkış-Mucizelerin Başlangıcı

Öncelikle bir bakalım karamsar, Türk Dil Kurumu sözlüğündeki karşılığıyla “kötümser”, nedir? “Her şeyi kötü yanıyla ele alan, hep en kötüyü bekleyen, kötüye yorumlayan, karamsar, bedbin, pesimist, iyimser karşıtı” demek. Karamsarlık-kötümserlik zaman zaman ciddiyet, entellik, bilgelik, zeka, bilgili olma gibi kavramların arkasında saklı bir sıfat gibi algılanır. Ne demek istiyorum? Bir konuda her şeyin en kötü yanını gören birine sanki çok haklıymış gibi, bir bildiği varmış gibi yaklaşırken; yani o kişinin “ciddi-(şaka olmayan-gerçek )” olduğunu düşünürken; umutlu ve iyimser bir başkasının yorumlarını safdillilik veya hayalperestlik olarak algılama halinden bahsediyorum. Yani kötümser olmanın toplumda bir meziyet haline gelmesinden bahsediyorum. Bunun bir  de hepimizde olan “Ben dememiş miydim?” adlı bir ifade hali de vardır. Kötü bir şey olduğunda öngörülerinin gerçekleşmesini, benliğini değerli hissetmek için kullanma hali. Halbuki tüm Dünya’da bütün mucizeler karamsar olmayan insanların çabasıyla yeşermiştir. İnsan karamsarlıktan uzak ve de “ciddi” olabilir. Ciddi lafını “GERÇEK” anlamında kullanıyorum.  Karamsarlık sizin için “GERÇEKLİK” ise orada durup düşünmek gerekiyor.”GERÇEK”i “ACI ve OLUMSUZLUKLAR” olarak algılamaya alıştığımızda kendimizi bir zindana kapatmış oluyoruz çünkü. Gerçek olandır. Olanın ne olduğu her an değişir. Gerçek bizim gördüklerimiz veya bildiklerimiz değildir. Birilerine göre değişmez. Gerçek gerçektir. Onu örtmek, kapatmak mümkün değildir. Gerçeği olduğu haliyle görebilmek ise bence tam anlamıyla zekadır (TDK zeka: İnsanın düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamı, anlak, dirayet, zeyreklik, feraset). Bir durumu olduğu haliyle görebildiğimizde o durumu değiştirmek için gerçek bilgiye sahip olabilir, çıkış yolu bulabiliriz. Olduğu haliyle görebilmek içinse öncelikle karamsarlıktan arınmak yani ön-yargılara inanmayı bırakmak gerekir.

Bir konuda olabilecek en kötü şeyi öngörmek aslında sorun değildir aynı şekilde olabilecek en iyi şeyi de öngörmekte bir sakınca yoktur. Önemli olan öngörülerimizin birer analiz olduğunu bilmek ve “GERÇEK”le karıştırmamaktır. Karamsarlık öngörülen durumun gerçek olacağı endişesini içeren bir inanma halidir. İçinde korku, endişe, kaygı, umutsuzluk gibi pek çok duyguyu barındırır ve insanın ne beden ne ruh ne de akıl sağlığı için bir faydası vardır.

Her hangi bir durumda en gerçekçi tahlili yapmak için olan her veriyi kullanmak bilimsel bir yaklaşımdır fakat olasılıkları görmek başka bu olasılıklardan en kötülerine inanmak başkadır. Öte yandan zeka olanı olduğu gibi görmek ve “sanki bir çıkış yolu yokmuş gibi görünen noktadan bile bir çıkış yolu keşfedebilmektir”. Zeka karamsarlıkla bir arada var olabilecek bir hal değildir aslında.

O nedenle siz de yaşamınızda karamsar kişilerin, ciddi, bilgili ve önemli olduğuna içten içe inanıyorsanız bu inancınızı bir kez daha gözden geçirin çünkü yaşamı güzel olasılıklara kapatan bu inanç bizleri bir çıkmaza da sürükler. Gerçeğin kötümser olması tıpkı Şeytanın galip geldiği bir dünyayı kabullenmek gibidir. Kendimize yapabileceğimiz en kötü şeylerden birisidir. Öte yandan iyi hissetmek; özgür, huzurlu, mutlu, tatmin olmuş ve değerli hissetmek karamsarlığın yokluğunda kendiliğinden gelişir zaten. Yani biz karanlık fikirlere inanmayı bıraktığımızda zaten orada doğal olarak bulunan bir özgürlüğe kavuşuruz. Kendimize ayrıca bir iyimserlik maskesi hazırlamaya ihtiyacımız yoktur. Olan gerçektir ve gerçeğin iyi veya kötü olmak gibi bir ihtiyacı yoktur. Olana iyi veya kötü demek insan zihninin bir başka oyunudur.

Peki karamsarlık olmadığında neler olur? Mucizeler… Aslında buna en güzel örneklerden biri hiç kuşkusuz Mustafa Kemaldir. “Ben hayatımın hiç bir anında karamsarlık nedir tanımadım” diyen bir deha tarafından mucizeler gerçekleştirilmiştir. Çok yoğun ve yaygın bir karamsarlık nidası olan “Aman memleketi sen mi kurtaracaksın?” dememiştir kendisine ve muhtemelen kimse de ona böyle bir laf edememiştir. Bir mucizeye vesile olabilmiş ve daha sonrasında “Bana Allah yardım etti, ben talihli bir insanım” diyebilecek kadar mütevazi olabilmiştir.

Üzerimizdeki karamsarlığı nasıl atabiliriz peki? Öncelikle ön yargılardan, varsayımlar ve yaftalardan uzaklaşarak. Gerçeği bilmeden, ne olduğunu araştırıp öğrenmeden, kulaktan dolma facebooktan duyma bilgilerle değil gerçekte olanı, olduğu gibi görebilmeyi seçtiğimizde. İnandığımız karamsar düşünceleri fark edip, onlara inanmayı bıraktığımızda. Her olumsuzluğa teslim olmaktan vazgeçtiğimizde, olanı olduğu gibi görmeye zihnimizi açtığımızda işte bize yepyeni bir dünyanın kapıları açılıyor. Bu dünya özgürlükler, başarılar, ilerlemeler, sevgi ve şefkat dolu bir dünya…” Tek yolu inandığımız düşüncelerden gücümüzü geri alıp yolumuza gerçekle devam etmek…

Sevgi ve ışıkla…

Overcoming the times of depression

In the grip of depression, fear, anger and anxiety, the greatest gift is to take a deep breath and give to the being experiencing them a deep compassion. Notice your being trying to survive in the absence of compassion. The love, the forgiveness…The flow of love will be opened up through your heart to your being in need. Consciousness is best embodied through a deep, beautiful flowering of compassion.
If you can let a tiny bit of compassion flow in and out of your heart then the entity of numbness and unease in you will begin to dissolve. You may experience tears falling, you may experience grief following that compassion. Just let it dissolve as much as you can. Then let your loving being express itself by whatever means it can. Let the loving kindness make some of your choices through the day. Like smelling a flower, watching the sunset, etc. You will feel a lightness in your being just as a beautiful soft silk in the air.
Remember the hidden needs of your soul and reconnect. Just at this very moment take a slow gentle deep breath in slightly smiling to it and feel that you are lovable, you are beautiful, you are bliss and let go of the breath slowly. Notice your very being breathing and find a tiny bit of compassion inside.
I believe that compassion is the key to open up the numbness and fear of depression and every one of us have that key within us.
I am thankful to you for helping me remember the way back home in response to you. Namaste, love.
Guher

Değişimi Tetiklemek- Kilit taşı Alışkanlıklar

Bugün okumakta olduğum, “Alışkanlıkların Gücü” adlı çok güzel kitabın verdiği ilhamla uzunca bir süredir, belki de son 20 sene :), üzerinde durduğum değişim ve değişimi yaratma konulu bu yazıyı yazmak istedim çünkü hep hatırlamamız gereken çok önemli noktaları vurgulayacağım. Benim de bir özet halinde hatırlamak istediğim bir yol haritası içereceği için de hem heyecanlı hem de istekliyim.

Bahsedilecek konular: Değişim mümkündür. Alışkanlıklar belli bir motif izler. İrade gücü kullanıldıkça etkisi yayılır.  Kilit alışkanlık değişimin domino taşı etkisindeki başlangıç noktasıdır. Alışkanlığınız dönüştürülebilir veya yeni bir alışkanlıkla etkisiz hale gelebilir… Zamanı olmayanlar için bu kadar 🙂 Ayrıntılar aşağıda 🙂 Sevgiler

Öncelikle şunu hatırlatmak istiyorum eğer içinizde değişime dair bir istek varsa mutlaka onu izleyin ve araştırın. Yaşamınızda karakteriniz olduğunu düşündüğünüz bir çok alışkanlık da dahil olmak üzere, pek çok şey değiştirilebilir. Sizi bunun aksine inandıran tek şey ise şu anda aktif olan ama her an dönüşebilecek veya etkisini kaybedebilecek alışkanlıklarınız. Öte yandan alışkanlıklar bizler için hayati öneme sahip  ve beynimiz hiç bir hafıza ve öğrenme yeteneği çalışmasa bile bizim gündelik yaşama devam edebilmemiz için sürekli alışkanlık depolayabiliyor. Bu depodan hangi alışkanlığın aktif olacağını ise biz seçebiliyoruz, elbette bunun için kendimizi yeterince gözlemlemek ve denemeler yapmak bunun yanı sıra davranış alışkanlık haline gelene kadar irademizi kullanmak. Tıpkı bilgisayar programı gibi. Bu kadar iddialı konuşmama bakarak bunun çocuk oyuncağı olduğu izlenimi vermek istemiyorum elbette ama tahmininizden daha kolay olabilir.

Bilimsel çalışmalar göstermiş ki alışkanlıklar belli bir motif (patern) oluştuğunda çalışıyor. Şöyle ki her gün yaptığınız her alışkanlık öncelikle bir işaretle aktif hale geliyor, daha sonra bir rutin işlemeye başlıyor, bu rutini işleten itki gücü ise bir arzu, o arzunun tatmin olması ise ödül. Bu motif her alışkanlık için geçerli. Mesela her gün yemek sonrası çay içme alışkanlığını ele alalım. Burada işaret yemeğin bitmesi, rutin çay içmek, ödül içini ısıtan lezzetli bir içecek ve doyurucu bir sohbet. Ve rutin tamamlanıyor. Burada ödülün ne olduğu herkese göre değişir ama mesela yalnızken yemek sonrası çay içmiyorsanız o zaman ödül aslında sohbettir. İşte bu döngüde her hangi bir değişiklik olduğu zaman alışkanlık kırılabiliyor. Mesela evden yemek getirdiğinizde veya tek başınıza yediğinizde bu motif değişebiliyor. Mesela bu motif içinde sizin rutininiz zararlı bir alışkanlıksa, sigara içmek gibi, yapılacak en kolay şey rutini değiştirmek. Yani sigara yerine mesela çay içmek ve bunu yaparken elinizde çay kaşığı tutmak gibi.

Alışkanlıklar oturana kadar en önemli şey ise irade gücünüzü kullanmak. İrade tıpkı vücuttaki bir kas grubu gibi çalışıyor. Bir konuda irade gücünüzü kullanmaya başladığınızda başka konularda da aktif hale gelebiliyor. Örneğin sağlıklı beslenmeye başladığınızda hareketi otomatik olarak arttırmak gibi. Kendimden örnek vermek gerekirse şimdiye kadar her iki tezimi yazarken de yanında iki davranış değişikliği vardı. Yüksek lisans tezimde diyet ve sigara bırakmak. Doktora tezimde ise diyet ve düzenli yoga yapmak. Buradan da anlaşılabileceği üzere benim kilit taşı alışkanlığım beslenme. Sağlıklı beslendiğim zaman otomatik olarak daha hareketli ve çalışkan oluyorum. Bu durumda bana yemek konusunda irademi kullanmak çok büyük getiriler sağlıyor şimdiye kadar kısa dönemler devam ettirebildiğim irademi kullanma gücünü uzun süreye yayabilirsem hayatta başarılı olma ihtimalim artıyor.

Kilit taşı alışkanlığınızı bulduğunuzda onunla ilgili bir motif arayarak başlayabilirsiniz. Ya da o alışkanlığı baskılayabilecek güçte bir alışkanlık yaratarak etkisini azaltabilirsiniz. Mesela işten döndüğünüzde sizi karşılamak üzere koşu ayakkabılarınızı kapının yanına koyabilirsiniz. Bu sizin işaretiniz olur. Koşuyu yaparken zorlandığınızda ise bittiğinde ne kadar hafiflemiş hissedeceğinizi düşünebilirsiniz. Bu da ödülü arzulama oluyor. Koşu sonrası ödül ise zaten bedende salgılanmış olacak olan endorfinin yaratacağı mutluluk.

Aslında domino etkisi bir alışkanlığın değişimiyle kendini gösteriyor…

Yaşamlarımızı dönüştürmek dileğiyle…

Kafamı toplamak için bir yazı- Yarım kalan işler :)

Merhaba kendim,

Bu yazı sadece içimdeki kalabalığı toparlamak için yazılmıştır. Yine de okumak isterseniz elbette okuyabilirsiniz 🙂

Geçtiğimiz dolunayla beraber farkına vardığım yarım kalan işlerle dolu bir yaşamım olduğu gerçeğini biraz dönüştürmek adına dün yarım kalmış yazılarımın bir kısmını yayımladım. Elbette gününde yayımlasaydım çok daha keyifli olabilirdi ama en azından o dönemlerde yaşadığım, paylaşma isteği duyduğum halime hürmeten onları da paylaşmış oldum. Daha incelemem gereken başka yazılar da olsa da sanırım gelecek hafta kalanları da paylaşacağım veya tamamen sileceğim. Yarım kalan kitaplarımı ne zaman bitirebileceğimi de merakla bekliyorum. Şu an elimdeki yarım kalan kitapları şöyle bir hatırlayalım:

  1. Şiddetsiz İletişim………………………………………………………………….
  2. Fierce Medicine……………………………………………………………………
  3. A New Earth ………………………………………………………………………
  4. Beşinci Anlaşma…………………………………………………………………..
  5. Don Huan’ın Öğretileri-Yaqui Kızılderililerinin Bilgi Yöntemi……………
  6. Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman………………………………..
  7. Bağlanmanın Beş seviyesi……………………………………………………..
  8. I am That………………………………………………………………………….
  9. Falling into Grace………………………………………………………………..
  10. Zayıflamada Son Söz……………………………………………………………
  11. Şakra Teorileri…………………………………………………………………….

Okuyacak kitapların arasına katmak istediklerim, hiç okumak istemediklerim ve de ah keşke okusam dediklerim var. Genellikle yarım kalmış olmalarının egosal sebepleri de olabiliyor. Mesela o günkü durumuma göre hiç işime gelmeyen bir bölümü okuyup kendime göre çarpıtıp beğenmemiş olabilirim.  İnsanlığın kutsal kitapları ve öğretileri  bile çarpıttıkları bu devirde benim kitapları kendime göre algılayıp onlara öfkelenip, aman bu da bir şey bilmiyor deyip, bu da hep aynı şeyi çevirip çevirip söylüyor deyip okumayı bırakmam çok garip değil. Belki bu kitapları neden bıraktığımı da hatırlayabilirim her başladığımda.  Böylece kendimle mini bir yüzleşme yaşayabilirim. Kitap mevzusu böyle bir ara sonlanacak ya da tek tek verimli okumalar başlayacak diyeyim.

Şimdi bir de elimdeki yarım kalmış defterler mevzusu var. Onlara da iş güç bulup evlendirsem iyi olacak hahhhaha:))

İnsan her kırtasiyeye girdiğinde defter almamalı, hadi aldı hemen içine iki satır bir şey yazmak da nesi… Neyse işte o da ayrı bir çalışma konusu. Yarım kalmış defterlerimi de kullanacağım kısmetse… Neyse ki işte bu kadar aç gözlü değilim yoksa her şey birbirine girerdi herhalde. Gerçi zaten her şeyin uzamasının bir sebebi de aynı anda üç makale yazmak istemem ama neyse oraya da birazdan gelirim.

Şu an örgü örmediğim için mutluyum mesela. Kaç tane yarım örgü olurdu evde bilemiyorum. Ama istersem bir gün başlayabilirim artık 🙂 Her şeyi yarım bırakmak isteyen, ortasında kaçıp giden parçanın adı kaçak Sally. Kaçak Sally bazen korktuğundan bazen heyecandan bazen de kızdığından tüm bu işleri ortada bırakıp gidebiliyor. Onunla daha bugün yoga matında karşılaştık bu sefer onu tam olarak dinlemesem de biraz huyuna gittim. Daha kısa bir yoga serisi yaptım ve daha fazla meditasyon. Kaçak Sally benden ne istiyor bunu da Sevimsiz Şuleyle karşılaşınca fark ettim. Yine de hem kaçak Sally ile hem de sevimsiz Şuleyle daha çok işimiz var. Bu bahsettiklerim kendi içimde kabullenmek istemediğim parçalarımın nereden geldiklerinden emin olmadığım temsili adları. Kaçak Sally benim yaşamımın çok ama çok önemli bir yöneticisi aslında. O beni korumak için ortaya çıktı. Güvende olmak için… Belki bir oyun oynarken, belki başka bir zaman bilmiyorum ama zor durumlarda kaçmayı ondan öğrendim. Bazen zor olmayan durumlardan da kaçtık. O olmasa belki istemediğim pek çok şeyi yapmam gerekecekti. Hayır diyemediğim için ortaya çıkan kaçak Sally’ye teşekkür ederim. Sanırım önce hayır diyebilmeyi öğrenmeye ihtiyacım var. Hayır diyemediğim durumlarda ya da kendimi ifade edemediğim durumlarda, ya da kendimi kırılabilir hissettiğim durumlarda kaçak Sally her şeyi idare eder oldu…

Her ne kadar yazdıklarımın hepsini kendime söylemek istediklerimi biraz daha kalıcı tutmak ve zihnimi netleştirmek için yazsam da bu yazıda netleşme kaygısı bile yok. Hatta kaçak Sally’nin adı da kendi de bu yazıdan çıktı. O yüzden bu belki de benim farklı bir meditasyonum. Tamamen içime doğru…

Gelelim diğer yarım kalmışlıklara… Ne zaman çocuk yapsak? 35 gerçekten mi çok kritik? Bunları doktora soralım. Bir daha da abuk sabuk gazete köşelerinden öğrenmeye çalışmayalım. Ankara’ya nasıl dönsem? Gerçekten akademisyen olmak istiyor muyum? Ne iş yapsam mutlu olurum? Ya da ne iş yaptığım gerçekten o kadar önemli mi? Neden belimin sol tarafı bazen ağrıyor? Neden Mersin’deyim? İşte bunlar da cevaplanacak sorularım…

Neden makalelerin birini bile bitiremedim?

En iyisi odamı toplayıp makaleme devam edeyim…

Herkes işinin başına yapılacak daha pek çok şey var…

Güzel bir çarşamba…

I am that-1

Hepinize merhaba,

Bu yazıyı her kim okuyor veya okumuyorsa her birinize, her bir bilince ve her bir kalbe merhaba aynı zamanda kendi kalbime ve zihnime de merhaba. Bugün yaşamın en güzel taraflarından birinin keşfi içindeyim, insan olmak ve ihtiyaçlar üzerine bir anlayış bu bahsedeceğim. Fakat konuya girmeden önce kalplerinizde yaşama katkı sunduğunuz, size göre değerli olan dönemleri hatırlamanızı, gözünüzde canlandırmanızı, yaptığınız en küçük iyilikten en büyük projeye kadar kendiniz ve varlığınızla ilgili güzel duygular hissettiğiniz anları hatırlamanızı istiyorum. Şimdi bu katkılı anların içinden intikam (oh be, vb duygular içerenleri) veya kendinizi bir tarafa ait hissederek, diğer taraf olarak nitelendirdiğiniz birini veya bir grubu gücendirdiğiniz, kırdığınız veya incittiğiniz durumları çıkarın. İşte geriye kalan güzel bir yaşama katkı portföyü… Her affedişimizde, her şefkat hissedişimizde, her kalbimizin sevgiye açılışında, her içten gülümseyişte ve her saniyemizin varlığa açılabilen kapısında bizi bekleyen yaşama katkı, insanlığa katlı anlarını hatırlayalım.

Hani bazen hangi yoldan gidelim diye düşünür ve işin içinden çıkamayız ya, ben geçenlerde yine buna benzer bir durumda sıklıkla kaldığımı fark ettim. Bu aynı zamanda bir türlü yerine getiremediğim ve yapmak istediğim işler için de geçerli. Sanki sürekli bir şeylere karar vermem, çok çok gayret göstermem gerekiyormuş gibi ve buna gücüm yokmuş gibi hissediyordum. Kısacası yaşamı içinden çıkmam gereken bir bulmaca yumağı olarak görüyordum. Bu bulmacayı çözme ihtiyacı da beni çok ama çok yoruyordu. O sıralar tesadüf olduğuna inanamayacağım bir eş zamanlılık ile “peki ben ne yapacağım” sorumun cevabı güzel bir kitap üzerinden bana geldi. Kitap “I am that”, Sri Nisargadatta Maharaj ile söyleşiler. Kitaptan ilerleyen yazılarda bahsetmeye devam etme ihtimalim yüksek ama öncelikle sorumun yanıtına geleyim. Sorunun yanıtı şu, “Eğer herkesin iyiliğini arzularsan, tüm dünya bunu seninle beraber arzular. İnsanlığın arzusunu kendi arzun yap ve onun için çalış. Orada asla kaybedemezsin.” İşte böyle bir iyilik noktasından çıkan ve yaşama katkı sunmak üzere aktive olan tüm niyet ve davranışlar yalnızca bizi değil tüm insanlığı bir adım öteye taşıyabilecek potansiyele sahip olabilirler.

Bu yanıtı tam manasıyla açıklamadan önce bazı şeyleri birazcık detaylandırma ihtiyacı hissediyorum. Öncelikle her hangi bir eylem, aksiyon, elbette bir enerji gerektirir ve her bir eylemin arkasında da bir istek, bir arzu yatar. İstenilen durum ile ilgili bir çelişki varsa o zaman iki farklı enerji ortaya çıkar ve o durum bir sarkacın ucundaki top gibi bir o tarafa bir bu tarafa salınıp durur. Mesela kilo vermek, bazı aşk, iş veya arkadaşlık ilişkileri, uzun sürede tamamlanamayan bazı işler, tez, makale, vb :). Eğer herhangi bir eylemin arkasında saf, temiz ve iyi bir niyet varsa ve bunun tersini savunan, destekleyen her hangi bir düşünce, korku ve kalıp yoksa o durumun ucu açıktır. Bu istek yeterli enerjiyi sağlar ve o durum kendiliğinden yuvarlanan bir top gibi yerini bulur. Öte yandan kendimizle savaşımız o kadar büyüktür ki genellikle bir çok şeyi hak etmeyiz, beceremeyiz veya bilemeyiz. O yüzdendir ki kendimize iyilik yapmak bu dünyadaki en büyük zorluklardan biridir.

Mesela “para kazanma isteği”ni ele alalım. Bu isteğin kaynağında, yani paraya olan ihtiyacınızda, farklı sebepler olabilir. Mesela sizin para sahibi olma isteğiniz her hangi bir ihtiyacınızın karşılanması için olabileceği gibi sizden başka birinin bir ihtiyacının karşılanması için de olabilir. Yani hiç bir çıkarınız olmaksızın, birine yardım etmek niyetiyle ve bu yardımın karşınızdaki kişiye iyi geleceği ile ilgili bir kuşkunuz yoksa, mesela dilenciye para veriyorum ama gidip uyuşturucu alıyor mu gibi, o zaman o para size bir şekilde ulaşır. Öte yandan bazen kendi önümüze setler çekeriz. Mesela çok paramız, çok gücümüz, çok başarımız olmasına direnç gösteririz. İçsel olarak bunlar için hazır, yeterli veya bunların çok da gerekli olmadığına dair bir bilme halimiz varsa bunlar bize gelmeyebilir gibi.

Özetle her ne arzu ediyorsak edelim, içimizde onunla ilgili şüpheler, korkular varsa biraz daha zorken, herkesin ve her şeyin hayrına olacağını hissettiğimiz, kalbimizin heyecanla çarptığı konuların ilerleyişi çok daha kolay olabilir…

Açık yüreklilikle ve tüm insanlık için arzu etmek dileğiyle…

Sevgiler

Aside

Işık dolu bir gün :)

Bazı günler vardır hayata sanki küçük bir çocuk gibi heyecanla başlarız. Ben o günlerin bize güzel şeyler hatırlatmak için mucizeler olduğunu düşünüyorum. Öte yandan benim için mucize aslında yaşamın kendisi biraz da. Çok ama çok uzun zamandır süregelen bu mucizenin içinde bizler sanki yolumuzun aydınlanmasını bekler gibi duruyoruz kimi zaman. Ve kimi zaman da öyle günler oluyor ki ve hatta öyle anlar güneşin sonbaharda yüzümüzü ısıtması gibi kalbimiz ışıldıyor ve gün aydınlığa dönüşüyor.

Dünyada birbirinden ayrı gibi görünen iki yol var yaşama geliş amacımızı yerine getirebilmek için. Bunlardan birinde sen HER ŞEYSİN. Diğerindeyse HİÇ BİR ŞEY. İşte varlık ve yokluk arasında gidip gelen bu iki kaynaktan çıkan öğretilerin her ikisi de aynı şeyi söylese de sanki tamamen tersini söyler gibiler. Sevgili Yara hocanın dediği gibi eğer aydınlanmış bir kişi değilse öğretmenlerinizin HER söylediği doğru olmayabilir. Bu yalnızca öğretmenin içindeki hikayenin yansıması olabilir.

Sanırım şimdiye kadar görmeyi, yanına gidebilmiş olmayı istediğim tek bir guru oldu Neem Karoli Baba ya da Maharajji. Onunla ilgili tüm deneyimlerim sadece ve sadece şefkat getirdi. Onunla ilgili bir video izlediysem içim açıldı. Bir anı dinlediysem içim açıldı ve hatta resmine baktığımda bile içim açıldı. Belki de kendi dedemi, yaşamdan almak yerine varlığıyla yaşama huzur veren yanını sevdim. Onunla ilgili her okuduğum anı, yazı sadece huzur ve yüreğime açılma getirdi. Bir de söylediklerindeki samimiyet “I do not know anything, I just know how to change hearts” “Ben hiç bir şey bilmiyorum sadece kalpleri nasıl değiştireceğimi biliyorum.” “I don’t want anything, I exist only to serve others.” “Hiç bir şey istemiyorum, yalnızca başkalarına hizmet etmek için varım.” gibi insanın içini ısıtan sözleri… Gelmiş geçmiş tüm ermişlere ve içindeki bilgeliği paylaşan her güzel yaratıma selam olsun…

Sevgi, ışık dolu bir gün…

Çok kitap hiç kitap mı? Bir meditasyon, bir farkına varma…

Herkese merhabalar… Öncelikle içimdeki çeşit çeşit bene ve aslında bunlardan hiç de farklı olmayan sizlere. Ey her çeşit hal, her türlü benlik, merhaba!

Böyle neşeli neşeli selamlar vermemin çok kıymetli bir sebebi var zira bugün bir tatlı farkına varma sayesinde yolum aydınlandı. Işık görünce bunu her türlü paylaşma ihtiyacımı da buradan sevgiyle selamlıyor ve devam ediyorum. Bu yazıyı acilen yazıyorum zira bazen yazıp yazıp bıraktığım yazılardan olmasın istiyorum çünkü çok ama çok uzun zamandan beri kafamı, içimi, ruhumu meşgul eden bir mevzuya hafif ve nüktedan bir anlayışla bakabilmenin heyecanı içimdeki. Şükürler olsun şükürler olsun şükürler olsun.

Öncelikle bu aydınlık pencerenin açılması geçen hafta yine torlanıp toplanıp Mersin’e gelişimde içimdeki “Acaba ben neden her yolculukta 10 tane kitapla dolaşıyorum?” sorusuyla başladı. Her hafta en az bir seyahate gittiğim, iki kez eşya taşıdığım düşünülürse oldukça yorucu bir durum. Anlayacağınız içimin karışıklığı dışımda dolaşırken kendimi fark ediverdim. Okuduğum kitapların hepsine bir başlamış okumuş sonra başkasını bulup ondan devam etmişim. Derken daha yenisi gelmiş onu da almış hevesle başlamışım…. Olmuş bana hiç biri bitmemiş on tane kitap. Aslında ilk bakışta bir sorun yok gibiyse de sorun şu ki bu kitapların her biri yaşamla ilgili bir yöntem sunuyor insana. Mesela bir kısmı diyor ki “Sen beden değilsin, zihin değilsin, sadece varsın, bilinçsin… Varlığını tüm sıfatlar ve tanımlamalardan arındır, tüm arzu ve korkulardan arındır kendini”, bir diğeri diyor ki “korkularınla yüzleş onlar oldukça sen sen değilsin”, birçoğu diyor ki “anda ol, her şey anda, gerisi illüzyon…”, bir diğeri diyor ki “zihinle kalp ayrı gitmek ister kalbini dinle”.  Özünde her biri aynı şeyleri söylese de, parça parça algıladığım için uygulamada sürekli birbiri ile çelişir gözüken bu önermeler benim yaşamsal sorunlarımla birleşince adeta her şeyi çözümsüz hale getirmişti. Ta ki ben bundan sonra tek bir kitap okuyup onu özümseyip sonrasında bir diğerine geçme kararını verene kadar. İşin aslı ben bu kararı verirken, çok da önemli olduğunu düşünmemiştim. Ama hiç beklemediğim yerden yaşam bana muhteşem ışığını gösteriverdi. Fark ettim ki aynı anda benzer konularda on kitap okumak üst üste on elbiseyi giymeye çalışmak gibi. Daha da önemlisi şimdiye kadar beni gerçekten etkileyen kitapların hepsini tek seferde, araya reklam almadan, okumuşum. Kitaplardaki önerileri ne kadar uygulayabildiğim tartışılır belki ama her biri en az bir adım daha kendime yaklaşmamı sağladı şüphesiz.

Bu paragrafı kendime “kitaplarla geçmişten bugüne” yapmak için yazdım. Hatırlamak çok hoşuma gitti. Benim içimde derin etkileri olan kitapların ilki “Sophie’nin dünyası”ydı. Onu bitirdiğim gün hala aklımda o kadar net ki sabaha kadar okumuş ve bitirince hiç uyumadan okula gitmiştim. O sabah güneş doğarken benim içime de bir şeyler doğmuştu sanki <3. Çok ama çok güzeldi. İkinci harika kitap “Narziss ve Goldmund” idi ki o da gelmiş geçmiş en güzel kitaplardan biriydi sanırım. Galiba yaklaşık iki sene boyunca arkadaşlarımın doğum günlerinde hediye olarak vermemin sebebi de bendeki bu derin etkiydi. Arada hatırlayamadığım pek çok kitap olsa da “Bir çift yürek”, “Simyacı”, sonradan çok dalgası geçilse de 🙂 “Ferrarisini satan bilge”, bu arada Oshonun “Provakatif Mistik” halleri ve epey farklı kitaplar vardı sanırım böyle etkileci… Daha sonra “Yuvaya Yolculuk” hediye edilir dediğim güzel kitaplardan biriydi. Bir de okumak isteyip bir türlü içine giremediğim kitaplar oldu mesela Eckhart Tolle’ün “Şimdinin gücü”nü bir türlü okuyamadım. Ona daha ayrıntılı bir yaklaşım içeren “Var olmanın gücü” ile yaşamıma girebildi Eckhart. Sonra da videolarıyla sık sık içimde daha ferah bir yer açılmasına yardım etti. Onun deyimiyle “vastness veya spaciousness” “genişlik”. Son dönemde sevgili Defne Suman’ın “Saklambaç”ı beni oldukça etkiledi. Osho ve Krishnamurti bende hep eksik kaldı, yarım kaldı mesela. Belki onların kitaplarını kendileri yazmadığından bilemiyorum. Byron Katie’nin “Olanı Sevmek” kitabı tekrar okumayı düşündüğüm ender kitaplardan birisi tıpkı Metin Hara’nın “Yol” kitabı gibi. Eskiden okuduğum bir kitabın ilk sayfasına baktığımda tüm kitabı hatırlamak gibi bir becerim vardı ama şimdi bu beceri ne durumda bilemiyorum. Belki artık eskisi kadar kolay hatırlayamam diye düşündüğümden henüz denemedim.

Bu yazıyı yazarken aklıma bundan yıllar önce şu an içinde bulunduğum ve beni farklı deneyimlere yönelten öğretim üyesi yetiştirme programına girip girmeme kararını verme arifesindeki bir anım geldi. Bana yardımcı olması için internetten 10-15 kitap sipariş etmiş bir hafta boyunca onların içinde kendi içimdeki cevabı aramıştım.  Kayboluşumun aslında kendi içimde de kayboluşumu temsil ettiğini anlıyorum şimdi şimdi. Özetle kendime baktığımda ne zaman kitap sayısı çoğalırsa o kitaplardan faydalanabilme ihtimalim de o kadar düşmüş sanırım J.

Gelelim benim aydınlanma yaşadığım esas meseleye… Geçen hafta verdiğim karar dolayısıyla tek kitaba düşmüş ve sevgili Debbie Ford’un “Aydınlığı Arayanların Karanlık Yüzü” adlı kitabında karar kılmıştım. Belki 6 aydır okumaya çalıştığım bu kitaptan köşe bucak kaçan yanlarım olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Fakat bu kitap bende çok ama çok garip bir algımın olduğunu fark etmemi sağladı.

Okuduğum kitaplardan da biraz anlaşılacağı üzere son 15 yıldır ve hatta belki 20 yıldır aydınlanma denen durumu kovalar haldeyim. Bu kovalama durumu beni pek çok farklı kursa, Reiki’den NLPye, Dikşa’dan yogaya uzanan bir yolculuğa götürdü. Tüm bu deneyimlerden beklentimse içimde istemediğim parçalardan beni kurtarmasıymış meğer. Hâlbuki aydınlanma bu istemediğimiz parçalardan kurtulmak bir yana onlarla dost olabilmek onların bize armağanlarını görebilmek, onları dinleyebilmekmiş. Yani yıllardır korkuyla, kaygıyla, adeta bir savaş alanına çıkar gibi çıktığım yolculuğumun bu aşamasında, belki de bir kez daha içimde korku dolu, kaygı dolu arınma arzumun beni beklediğini görüyorum.  Daha saf, daha temiz, daha iyi, daha şefkatli biri olma arzusu. Bu arzu benim şu anda olduğum kişi olabilmeme kaynak olduğu için ona minnettarım. Öte yandan kurtulmak istediğim her bir kimliği, her bir özelliği de kucaklamak gerçek ihtiyacım. Aslında bir kabul edişte gizli belki de özgürlük… İçimdeki öfkeli, korku dolu, bazen kıskanç, bazen dedikoducu, bazen tembel, bazen dağınık, bazen despot, bazen ezik, bazen şişko, bazen kafası başka yerde, bazen çok bilmiş, bazen kibirli, bazen çaresiz, bazen canavar, bazen… veçhelerin her biriyle en az bir buluşma beni bekliyor. Daha önce bu hassas noktaları nereden bulacağımızla ilgili bir yazı yazmıştım. Şimdiyse onları bulup ne yapacağımızın keşfinden bahsediyorum. Yani bende de var o sinir olduğum hal dediğimizde iş bitmiyor tam tersine yeni başlıyor. İçimizdeki cevapları duymak için Debbie Ford’un harika meditasyon önerileri var. Onlardan birisini sizlerle paylaşmak istiyorum. Rahat, huzurlu bir ortamda, önce biraz dans edip içimizdeki enerjiyi boşaltıyoruz. Sonra rahat bir pozisyonda oturup birkaç derin, uzun nefes alıp vererek bedenimizi, varlığımızı fark ediyoruz. Sonra derin fakat abartısız, huzurlu nefeslere bir iki dakika daha devam.  (Önemli olan birinci nokta içinizdeki sesi zihninizin her daim bıdırdayan sesinden ayırt etmek. Bu yüzden bu kadar dans etme gibi aktivite yapıyoruz.) Daha sonra kendimizi bir yol kenarında beklerken görüyoruz ve bir otobüs geliyor. Otobüse biniyoruz. Pek çok farklı insanla dolu büyük bir otobüs bu… Her yaştan, her türden insan var. Genç, yaşlı, erkek, kadın, gay, lezbiyen, şişman, çirkin, güzel, havalı, hafif meşrep, rüküş, duygusuz, şımarık, korkak, vs… Pek çok insan. İşte bu insanlar bizim tek tek bağlantı kurmamız gereken parçalarımız. Meditasyonun bir yerinde otobüs duruyor ve bu insanlardan biri ayağa kalkıp kapıya yöneliyor ve size elini uzatıyor ya da beraber inmek için önce yanınıza geliyor. Beraber iniyorsunuz otobüsten. Burada otobüsten beraber inmeyi en son isteyeceğiniz insan genelde ilk oluyormuş 🙂 . Sonra onu dinliyoruz. Neler yaşadığını, ne zaman ortaya çıktığını ve söylemek istediği diğer şeyleri anlatıyor. Ona ismini sorabiliriz mesela ve bize vermek istediği hediyenin ne olduğunu. Onu dinliyoruz. Sonra söylemek istediği başka bir şey olup olmadığını soruyoruz ve meditasyonu sonlandırıp aldığımız bilgileri bir deftere not ediyoruz. İşte böyle böyle her bir parçamızla tanışıyoruz.

Bu meditasyonu henüz ben de denemedim ama en kısa zamanda deneyeceğim. Açıkçası ben o kadar çok rüya gören bir insanım ki bu meditasyonu yaparak rüyalarımın hafifleyebileceğini düşünüyorum. Belki de dinlemek istemediğim için rüyalarımda ortaya çıkan bu parçalarla her gece zorlayıcı bir zaman geçirmektense kendi seçimimle içime bakmak çok daha akılcı olabilir. Kabul ettiğimiz her bir veçhe bizi onun esaretinden kurtarıyor diyor D. Ford. Reddettiğimiz her parça bizi yönetirken kabul görmek beraberinde özgürlüğü de getiriyor.

Her birimizin içimizdeki her bir parçaya şükranla teşekkür edebildiği bir hafta diliyorum…

Sevgimiz, şefkatimiz bol olsun…

Namaste

Suçluluk Duygusundan Özgürleşmek :)

Üniversitede öğrenciler final döneminden geçerken ben de kendi içimdeki suçluluk duygusunun içinden geçip neler olduğunu fark etmek üzerine bir deneyim yaşadım. Yine her zamanki gibi yazıyorum çünkü unutmak istemiyorum. Öncelikle suçluluk duygumun farkına varmama sebep olan şeylerden kısaca bahsedeyim. Öğrencilerimizin sınavlarda kopya çekmeye çalışması beni tetikleyen şey oldu.

Başta (ilk sınavlar sırasında) her birini çocuğum gibi sevip, her birine yardım etmeye çalışırken finaller geldiğinde kendimi onları suçlarken buldum hatta suçüstü yakalamalar fln. Elbette hep beraber gerildiysek de içimde bir parça sürekli sakin kaldı. Çocuklara söylediğim ve benim aslında ilk tepkim olan şey “kendinize hiç mi saygı duymuyorsunuz” oldu. Edinmekte olduğunuz mesleğinize ve hatta yaşamınıza saygı duymuyor musunuz? Bu ilk tepkimin ardından engellemek için daha ciddi, daha sert ve ölçülü davranmayı seçtim. Her ne kadar etkili olduğunu düşünsem de çocukların kopya çekme girişimleri bitmediği gibi suçüstü yakalamaya başladım.

İşte tüm bu güvensizlik ortamında kendi içimde de duygularımı fark etmeye başladım. Ben de hatırladığım kadarıyla üniversitede iki defa böyle bir girişimde bulunmuştum. Şimdi düşününce kendime böyle bir şey yaptığım için üzgünüm ama geçmişte yaptığım bu hatanın benim içimdeki suçluluk duygusunun kocaman bir meyvesi olduğunu şimdi fark etmem için yardımcı olduğundan bu deneyim için minnettarım.

Suçluluk duygusunun yaşamımızın her ama her alanında işgalde olabileceğini düşünmemi sağladığı için de her şeye teşekkür ediyorum. En çok kendime aferin diyorum. Yaşamımızın gidişatını elinde tutan bazı duygular bizleri bu duyguların esaretinden kurtarmak için yaşadığımız tüm deneyimleri de beraberinde getiriyor.

Bu kocaman duygunun izlerini şu an mesai saatinde bilimsel makalemi değil de bu makaleyi yazmayı seçtiğim için kendimde sezebiliyorum. Bu durumda kendime şunu soruyorum? Şu anda yaptığın şey ne kadar gerekli? Açıkçası şu an üzerinde çalıştığım şeyin benim makalemi en güzel şekilde yazabilmeyi bırak yaşamımı yeni baştan yaratmayı sağlamak için ne kadar önemli bir ön-çalışma olduğunu düşünüyorum ve aslında bu düşünce tamamen de doğru. Bir eğitimci olarak öğrencilerin neyi neden yaptıklarını ve bir insan olarak da kendimin neyi neden yaptığımı anlamak için bu dünyadayım. Bu durumda şu anda yaptığım şeyle yaşam amacıma tamamen hizmet ettiğimi gururla söyleyebilirim. Şu an bu makaleyi yazdığım için de kendimi kutluyorum :).

Bunun dışında vicdan azabı da dediğimiz bu karabasanın herkesi bir şekilde elinde tuttuğunu düşünüyorum. Belki de suç ve suçluluk duygusu bize hayatı zindan ederken aslında içimizde bir özgürlük açmamız için de bizi zorluyordur.

Ben suçluluk duygusu hissetmiyorum diyorsanız bilin ki kendinizi kandırıyorsunuz. Zira ne kadar suçlu hissettiğimiz ne kadar çok insanları suçladığımızla da ilgili. Kimi ne kadar suçluyorsak aslında onu bir ayna olarak kullanıp kendimizi de onun en az üç beş katı suçladığımızdan hiç şüphemiz olmasın. Mesela arkadaşınıza kilo aldı diye sitem ederken kendi kilolarınızdan, yoldaki saygısız şoföre kızarken kendi kendinize yaptığınız saygısızlıklardan, işini hakkıyla yapmayan birine kızarken kendi işinizi yapış şeklinize kızdığınızdan veya her kimi ne için suçluyorsanız onun kat be kat sizin kendinize dönen dört parmağı olduğundan hiç ama hiç şüpheniz olmasın. Yani birisini suçlamak için yaptığımız el işaretinde, işaret parmağı karşıyı gösterirken, diğer dört parmağın bizi göstermesi tesadüf değil.

Peki suçluluk duygusu nelere sebep olabilir?

Mesela kendinizi sevmediğiniz bir işte çalışırken bulabilirsiniz çünkü bu işe kendinizi siz mahkum etmişsinizdir. Daha iyisini hak edene, daha iyisine layık olana kadar bu iştesinizdir. Zira cezaları da içimizdeki hakim veriyor. Bazen dışardan bir hakimin bir defa ceza vermesi bizim her gün kendimizi suçlayıp her gün kendimize ceza vermemizden daha tercih edilebilir bile olabilir. Ya da daha basit bir örnek suçluluk duygusuyla yediğiniz bir makarna size koca bir göbek olarak geri dönebilir. Ya da suçluluk duygusuyla kendinizi her an değersiz, yetersiz, mutsuz vb hissedebilirsiniz.

Suçluluk duygusunda anlaşılması gereken önemli bir nokta bu suçların hemen hepsini kendimize karşı işlemiş olduğumuzu fark etmek. Bu da aslında kendimize daha çok değer vermek, daha çok sevgi göstermek, daha çok onaylamak ve daha çok saygı duymak ihtiyacında olduğumuzu gösteriyor.

Eğer içinizdeki o kocaman suçluluk duygusunu fark ederseniz neler yapabilirsiniz peki?

Açıkçası ben de önerilere açığım ama aldığım en güzel önerilerden birisi öncelikle bunu fark ettiğim için kendimi kutlamak “Aferin Güher” demek var. Hele ayna karşısında olursa daha da harika. Fark ettiğiniz duygunun içinde oturmak, onu hissetmek, bedenimizin neresinde olduğunu, yoğunlaştığını fark etmek, bu duyguyu izlemek. Bu duyguyu izlerken nefeslerimizin olabildiğinde sakin ve huzurlu akmasına izin vermek de önemli. Suçluluk illüzyonunu yaratan farklı durumları fark etmek ve bu duyguyu yaşadıktan sonra içinden çıkmak için pozitif bir deneyimi hatırlamak, mesela suçlu hissettiğiniz değil de kendinizi iyi hissettiğiniz bir durumu hatırlamak ve kendimize bu olumlu deneyimi tekrar yaşatmak olabilir. Anda kalmak, farkındalık ve daha derin analizler yapmak da faydalı olabilir. Mesela benim mesai saati örneğinde olduğu gibi. Burada önemli olan şey söylediklerinizin gerçek olması yani bahane olmaması.

Kendinizi suçladığınız konuyu düşünün ve o suçu işlemediğiniz durumları hatırlayın. Mesela kopya çekmek için bakarsak, ben şimdiye kadar yüzlerce sınavda hiç kopya çekmedim, derslerden aldığım bütün notları da bileğimin hakkıyla aldım çünkü kopya çekmeye çalıştığım o iki sefer de stres ve sıkıntıdan başka bir şey getirmemişti. Güzel bir örnek ve aslında benim için çok daha doğru ve genelleyebileceğim bir durum. İnandığınız düşünceleri fark edin, sorgulayın ve tersine çevirin. Tersinin de gerçekleştiği durumları hatırlayın ve genellemenizin ne kadar çarpıtılmış olduğunu fark edin.

Mesela ben makalemi yazmadım diye kendimi suçlu hissediyorum ama aslında makalem için bir çok şey yaptım. Bazı makaleleri tekrar okudum, literatürde yeni çıkanları araştırdım ve kabaca özünü ve girişini yazdım. Geriye ne kaldı ona bir bakıp işe yarar bir plan yapmak. İşte bu noktada sanırım makaleme dönmeyi tercih edeceğim. Ama ana fikri anladınız. Kendinizi suçlu bulduğunuz ve hissettiğiniz her durumda, her şeyi sorgulayın ve göreceksiniz ki aslında bir çoğu sadece illüzyon, sadece kurgu. Hata yapmak yaşamın bir parçası fakat bu hatalara kendimizi mahkum etmekse bizim illüzyonumuz. Her an bir fırsat farkındalık için.

Yargılarımızı sorgulayalım, kendimizi sevmeyi seçelim. Hatta şimdiye kadar yaptığınız her hata için kendimize teşekkür edelim hepsinin amacı bize kim olmadığımızı fark etme şansı tanımak. İllüzyona kapılmak veya kapılmamak seçimlerimizle özgürleşmek bizim elimizde. Özgür, mutlu ve dolu dolu yaşadığımız günler dilerim…

Sevgiler

namaste

Sevmeyi öğrenmek tek ihtiyacımız olabilir mi? bir kalp dolusu cennet <3

Bugün şefkatle yazılmış iki yazının ve bir videonun etkisinde duygusal bir yolculuğun akıntısına kapılmış gidiyorum. Video işitme engelli bir gence bir telefon şirketi tarafından yapılan sürpriz, birinci yazı yoga, meditasyon, farkındalık ve şefkat pratiğinin insan beynini değiştirmesine ilişkin yazı, bir diğeri ise bağımlılık üzerine yazılmış bir yazı. Her üçünün de ortak mesajı şefkat, farkındalık, insanı kucaklamak, olduğu gibi, değişmesini farklı olmasını beklemeksizin. İşte bu yüzden yine gözyaşlarım akarken yazıyorum bu yazıyı. İçimde kocaman bir şefkat bulutu, yüzümde bir gülümsemeyle. Ne söylemeliyim bilmiyorum ama her yolun sevgiye, aşk, aşkla davranmaya çıktığı bir yolculuktayım.

Birini cezalandırmanın tek sonucunun onun daha kötü duruma gelmesi olabileceğini düşündünüz mü hiç? Kim olduğundan bağımsız olarak, her kime şiddetle bakarsak bile ona ve kendimize ve hatta yaşamın kendisine karşı kötülük yapıyor olabileceğimizi düşündünüz mü hiç? Fakat ilginç olan şu ki yaptığınız en kötü şey bu olsa bile bunu iyileştirmenin tek yolunun kendinize karşı daha şefkatli olmanız olabileceğini. O yüzden sadece tek bir yol var: O da sevgi yolu, kalp yolu, aşk yolu. Tek şifa.

Önce kendimize olduğumuz, yaptığımız, yapamadığımız her şey için şefkat duyabildiğimizde; sonrasında bir başkası olarak algıladığımız ama bizim yansımamız olan belki hatalar yapan belki beceriksiz olan karşımızdaki kişilere karşı da aynı şekilde bakabiliriz; şefkat ve hoşgörüyle. Gerçi ben şefkatin hoşgörüyle iyice doymuş, daha da geniş daha da özgür bir sevgi, sevgiliye ihtiyacı olmayan bir aşk olduğunu düşünüyorum.

Bu kısacık yazıda söylemek istediğim şey şu: Birinin, kendimiz de dahil, daha mutlu, daha doyumlu, daha sevgi dolu olması, ona karşı tam bir şiddetsizlikle mümkündür. Tam bir şiddetsizlik de ancak bol bol şefkatle mümkündür. O yüzden her ne ise yaşamda görmek istediğiniz değişim, o olmaktan başka yol yok. İşin güzel yolu aşk olmak, sevgi olmak o kadar harika ki, ne gerçekten hata yapabilir ne cezalandırılabilirsiniz. Ne yaparsanız yapın yalnızca daha çok sevildiğiniz bir dünyayı hayal edebiliyor musunuz? Sanırım sevgili Metin Hara’nın dediği bir “bir kalp dolusu cennet” olur o zaman…

Cenneti yaşamamız dileğiyle…

İçimdeki ve dışımdaki cennet hepimizi selamlıyor (Namaste:)

İlham olan, olmayan her şeye, okuyan ve okumayan, paylaşan ve paylaşmayan herkese sevgileeeer <3. Yazıda geçen kaynaklar aşağıda olup, Metin Hara ile ilgili geçenler için yol kitabını okuyabilirsiniz.

http://www.birgun.net/haber-detay/bagimliligin-nedeni-bildiginiz-gibi-degil-82008.html

http://www.washingtonpost.com/news/inspired-life/wp/2015/05/26/harvard-neuroscientist-meditation-not-only-reduces-stress-it-literally-changes-your-brain/?tid=trending_strip_3