Halleri Anlamak…

Çok çok uzun bir zaman geçti yine… Bende epey epey, farklı farklı haller geldi geçti, hala da hızla dönüşüyorum ya da dönüştürülüyorum. Hamileliğimin 9. ayındayım. Sadece 19 gün sonra doğum yapacak olmak oldukça değişik bir his. Bir yandan da gerçeklik, hayaller farklı farklı hisler yaratıyor. Bu uzun yolculukta pek çok deneyim ardı arkasına geldi. Kiminde korktum, kiminde güldüm kiminde ağladım. Hormon kokteyllerinin insan hallerine etkisinin inanılmazlığına şaşıp kaldım. Bir çocuk saflığıyla ve kendini tutamadan ağlayıvermek yaşamıma geri döndü. Kırılgan ama daha şefkatli bir insana dönüştüm. Ne kadar kırılganlaşırsam o kadar büyük bir şefkat de içime akmaya başladı sanki. İşte tam da bu kırılgan hallerin içinde zorlanırken fark ettiğim önemli bir şeyler var. İnsanın bin bir halinden hangisinde olduğunun farkına varmasının ne denli elzem olduğu… Hani bazen içimizdeki öfke ve aslında korku harekete geçer ya, veyahut dargınlık, kırgınlık canlanır, alınırız, yaralanırız ya işte o anlarda bir şeyleri çözmekten evvel o hali bir tanımak gerekiyor imiş meğerse. O halde neler var, hangi duygular var, terazinin dengesini bozan bu halde bir çocuk zekasında, bir anahtar deliği genişliğinden gelen bir ışıkla algıladığımızı bilmek çok önemli. En mühimi de bu hali geçirmek için kendimizi yatıştırmayı, sakinleştirmeyi, ruhumuzun nabzını yeniden normale getirmeyi denemek, denemek, denemek ve en sonunda bunu yavaş yavaş başarmak gerekiyor. Buna bir çeşit kendimizi yatıştırmak da diyebiliriz. Hepimizin kendimizi yatıştırmak için kullandığı bazı araçlar var. Kimimiz için bu bir şarkı, kimimiz için bir yiyecek, kimimiz içinse bir sıcak sarılma… Kendimizi yeniden biz gibi, güvende, huzurlu ve yaşamla bağlantıda hissettiğimiz hale geri dönüş yolculuğunu öğrenmek, bir insanın hayatla bağını yenileyebilme yeteneği, belki de hiç bahsini etmediğimiz ama en önemli bilgilerden birisi… Bu bilgiyi edinmek için kimimiz yıllarca beklemiş; kimimizse çocukluktan itibaren bunu bize öğreten bir ebeveynle yaşama başlama fırsatı bulmuş olabiliriz. Her iki durumda da öğrenme deneyim gerektiriyor.

İşte bu öğrenme hallerinin bir de öğretme hali var ki insanın bir miniğe örnek olmak için öğrenmeye çalışmasını ilk defa deneyimliyorum ben. Elbette daha önce yüzlerce kez ders anlatmışlığım var. Bu derslerde de önce kendi bilgimi sağlamlaştırmanın yollarını aradım. Ama bir minik varlığa yaşamın kıymetini, dünyanın güzelliğini, ilişkilerin içindeki sevgiyi gösterebilmek için ve en önemlisi de yaşanacak zorluklardan nasıl bilgelikler çıkarabileceğimizi öğretebilmek için bunlar üzerinde her daim çalışmak gerekiyor. Belki yeniden kendimizi çocuk halimizle deneyimleyip, o çocuğu büyütmek gerekiyor bir yandan da. Yani içimizdeki çocukla, kucağımızdaki arasında öyle büyük bir bağ var ki biri ne kadar öğrenirse diğeri de o kadar öğrenebiliyor. İşte bu yüzden belki annelik yepyeni bir yüzleşme hali… İçimizde bir yerlerde çözemedik ama boş ver dediklerimizin karşımıza çıkmak için beklediği bir yer…. Tek kolaylığı bu bulmacayı çözmek için öyle bir motivasyonu oluyor ki insanın çözümlere açılan kapıları görmek bile kolaylaşıyor. Ya da uykusuzluktan teslimiyete geçişin huzuruna da varıyor olabiliriz…

Şimdilik hamilelik bana kendimle, kendimde aşırı yoğunlaşan duygusallığımı yadsımadan nasıl dengelenebilirim sorusunun cevaplarını araştırma imkanı verdi. Öte yandan bir anne kaplan korumacılığının içimde yer ettiğini de yavaş yavaş hissediyor ve bir miktar ürküyorum. Bu kez kırılmaktan değil ama kırmaktan… İşte kırmak kırılmak arasında bir yerlerde kalabilmeyi öğrenebilmek belki de ilk dersim olacak…

İki buçuk hafta sonra yaşamımızda nefesiyle de yer bulacak miniğim için binlerce kez teşekkür ediyorum yaşama… Dilerim birlikte pek çok şeyi öğrenip pek çok şeyi dönüştürebiliriz. Dilerim sen yaşamı seven, güzellikleri gören gözlere sahip bir insan olursun bebeğim… İyi ki geliyorsun, hoşgeldin…

Advertisements

Hoş geldin miniğim!!!

Bir bebekle beraber büyümek, çoğalmak… Bizim için yepyeni insanlık için her daim var olan bir hal…Yeni bir yaşam önümüzde…

Merhabalar. Yine, upuzun bir zaman geçti ben yazmayalı çünkü içim büyüyor, içim değişiyor, yaşam dönüşüyordu hem de çok hızlı, çok ani ve çok acele ama tam zamanında.

Hamileliğimin ilk yarısını bitirmenin ve nihayet içimde ve dışımda huzurun yayılmaya başlamasının ardından paylaşma zamanı geldi diye düşündüm. İçimdeki cana şükranlarımı daha da çok iletmek için. Yalnızca benim içimdeki değil tüm annelerin içinde atan o diğer kalplere teşekkürler. Vicdanlı, sevgi dolu, huzur veren varlığınızın sürmesi dileklerimle…

Sanırım daha bir kaç gün öncesine kadar “Acaba iyi mi?” diyecek kadar hissedemezken şimdi yavaş yavaş içimdeki canla bağlantı kurduğumuzu hissedebiliyorum. Onun iyiliği için yapılabilecekler arasında belki ilki onu duymaya izin vermek… Öte yandan duyamadığımızda doktora gidip içimizi rahatlatabiliriz bir pantolon almayıveririz olur biter zira artık o eski pantolonları giymeye çalışmak boş bir gaye.😊 Alışverişinden, hormonlarına, ağlamasından, uykusuna bambaşka bir dünyadayım. İşime odaklanmakla çocuk bakımına dair okumak arasında kalmak her sabah beni meşgul edince sabahların bir kısmını bu yeni dünyaya ayırıp öğleden sonra huzurla çalışmaya devam edebildim nihayet.

Öte yandan hamilelik tıpkı sabah zaman ayırmak gibi, evde yer ayırmak, bedende yer açmak, ciğerleri genişletmek kısacası alan açmak demek. Bu alanı açmaya yardımcı hormonlara da teşekkürler.

Yaşamımızı şimdiden getirdiği huzurla dönüştürmeye başlayan minik oğlana tüm kalbim ve varlığımla teşekkür ederim. Elbette böyle bir misyonun olduğu için değil bebeğim sadece varlığın bizlere de kendi özümüzü, huzurumuzu hatırlattığı için… Yaşamın boyunca huzur kalbinde genişleyen yoldaşın olsun… Seni tüm varlığımla seviyorum… Hoş geldin… İyi ki geldin…

HER GÜN 2 DAKİKA HAYAL KURMAYA NE DERSİNİZ?

Öncelikle belirteyim bu yazının amacı her gün 2 dakika hayal kurmanızın insanlık için ne kadar kıymetli olduğunu size anlatmaktır. Çünkü yaşam, küçük ve çok değerli hazinelerini hep herkesin görebileceği yere saklar.

Uzun uzun geçen zamanın ardından tekrar buraya yazmak oldukça heyecan verici ve tek heyecan veren de bu değil elbette. Yaşamın, benim ve ailem için bambaşka bir döneminin başladığı bir zamandayım. Bu nedenle de yeniliklerin, başlangıçların insanı heyecanla, biraz da korku ve kaygılarla besleyebildiği bu dönemde hep içimde bir yerlerde farkına vardığım bir yaşam öğretisini anlamak, hatırlamak ve hatırlatmak istedim.

İnsanın yaşamı en çok iki şekilde yaşayabildiğini fark etmem sanırım epey zamanımı aldı. Her sabah bir terazinin kefelerinden biri ağır basarak uyanırız. Aslında iki kefede de bir şeyler mutlaka vardır, az veya çok. Bu iki kefeden biri korkular diğeri ise hayallerdir. Sabah uyandığımızda ya korkularımız ağır basar ve onlarla yüzleşmek veya onlardan kaçmak seçeneklerine sahibizdir; ya da hayallerimiz ağır basar ve uğrunda çabalayacağımız ve hatta değişime koşacağımız bir serüven başlar coşkuyla. Bu iki durumdan farklıymış gibi görünen durumlar da vardır elbette. Bunlardan biri kemikleşmiş bir korku hali, değersizlik, yoksunluk, isteksizlik, kaybetmişlik hali olan depresyondur ki onu aslında tam da birinci kısma dâhil etmek gerekir.

Peki, bir üçüncü yol yok mu? Aslında var ve her daim var. Bambaşka bir hal olan sadece anda olma hali ise, ne hayaller ne korkular, yalnızca hakikatin olduğu bir yerdir. Teraziyi görebildiğimiz, hayaller ve korkular kefelerinin içini algılayabildiğimiz fakat teraziden bağımsız bir yaşam. Ortada dualitenin kalmadığı bu alana ise olanı yaşama hali denilebilir ki aslında nihai hedefimiz de bir miktar orasıdır. Peki doğrudan oraya gidebilir miyiz? İlginçtir ki, buraya gitme isteğinin kendisi de bir hayal olarak başlar. Yani her türlü ikinci kefeyi doldurmak kaydıyla değişimi başlatabiliyoruz. Bir hocamın dediği gibi iyi veya kötüden bağımsız olmak, özgürleşebilmek öncelikle iyilik yolunda yürümeyi gerektirir. Yani ben korkularla doluyum, gece gündüz bunlarla uğraşıp azaltmaya çalışsam demenin bir faydası yok kanımca 😊. Zaten hayallerimize ulaşmak için çabalarken çıkan her bir engel bizleri korkularımızla yüzleşme noktasına getirir. Ama durup dururken korkularımızı aramaya çalışmak deniz kenarına gitmeden balık tutmaya çalışmaya benzer. Bu nedenle sürecin içine girmek hayallerimizi gerçekleştirme yolunda çalışırken korkularımızla da yüzleşmek en hakiki çabadır diye düşünüyorum.

Özetle kendimizi tanımadan, yani zihnimizin nasıl çalıştığını anlamadan, özellikle korku tuzaklarımızı bir amaç aracılığıyla aşmadan “ben anda yaşayacağım” diyebiliriz ve böylece ilk tatlı hayalimizi “anda yaşama hayali”ni kurmuş oluruz ve bu da bizi en güzel kefeye yani hayaller kefesine götürür zaten. 😊 Hayaller kefesi nedir? Hayaller kefesi bizim özümüzden beslenen harika bir alandır. Sadece gülümsemek, bazen hafızayı zorlamak, bazen sevdiğiniz bir şeyi yapmaya başlamak bu kefeyi doldurmaya başladığınız anlamına gelir. Yeterince doldurduğumuzda yaşam gücümüz açığa çıkmaya başlar. İkinci kefenin gücü insana ve arkında bir bilince özgüdür. Yeryüzünde gördüğümüz ve göremediğimiz tüm eserler bu kefenin gücünden çıkmıştır. Kim bilir belki de yaşamın kendisi bile çok daha etkin bir bilincin bir yaratıcının hayalidir. Leonardolar, Galileolar, Mozartlar, Einsteinlar bu kefenin ağır bastığı ve gücünü ortaya çıkardığı yaşamlar sürmüşlerdir. Hayaller kefesi sayesinde zorlukları devam etse de yaşam değerli hale gelir. Ya da yaşamın değeri görülebilir olur. Her insan yaşamı arzularsa da bu arzunun yani uzun yaşamın da bir gayesi olmalıdır. Neden yaşamak istediğimizi bulmak hayaller kefesini doldurmanın en kestirme yoludur. Mesela daha fazla facebook’a girebilmek, daha çok tweet atabilmek, Instagram paylaşımı yapabilmek için ya da daha çok yemek yemek için yaşıyor gibi olduğumuzu fark etmek biraz üzücü olsa da eğer günümüz böyle geçiyorsa hayaller kefemiz epey zayıflıyor demektir. Canlanmak, yaşam için heyecan duymak, yani var oluşa dair güzel ne varsa ikinci kefenin, yani hayaller kefesinin dolmasına bağlıdır. Hayaller kefesi doldukça yaşam güzelleşir. Umut çoğalır ve tüm öğrenilmiş çaresizlikler ortadan kalkar. Hayallerimizi besledikçe, yaşam gücümüzü de besleriz. Düşünmek, yazmak, yapmak, üretmek, yaşamak, olmak, bilmek, anlamak, görmek, sevmek, tatmak, dokunmak, duymak, hissetmek istediklerimiz, yaşamak istediklerimizle hatta yaşamın kendisiyle dolar hayat. İşte bu nedenle bir insanın en büyük zenginliği hayalleridir. Hayalleri zengin olan insanlar yaşam zenginidirler. Sanmayın ki her şeyi kaçırdınız. Yok öyle pes etmek. Hayaller kefesinin en güzel yanı her an onu beslemeye başlayabilmektir. Her çocuk hayal zengini doğar ve hayallerimizi beslemeyi ne zaman bıraktıysak o zamandan bugüne yaşam coşkumuzun azaldığını görebiliriz. Hayallerimizi beslemenin bir faydası olmadığına bizi inandıransa elbette korkularımızdır ya da sizi korkularla beslemek isteyen kendi korkularına yenik düşmüş bilinçlerdir. Korkuların % 99’u gerçekdışıdır. Kalan %1 ise sizin düşünmenizi beklemez. Yani bir araba size çarpacağı zaman oturup kederlenecek vaktiniz olmaz zaten hemen harekete geçip kaçar veya kaza geçirirsiniz. O nedenle hayali korkularımız tarafından ve hatta başkalarının kendi korkularından kaçmak için size yaşatmaya çalıştığı korkulardan uzaklaşmanın tek yolu hayallerimizi beslemektir. Korkulardan ağır basacak hayallere sahip olmak harekete geçmenin ilk kuralıdır. Aslında gerçekten yaşamanın da.

Peki, hayal kefemiz nasıl boşalır? İlginç gelebilir ama hayallerimiz gerçekleştikçe hayal kefemiz boşalır. Bu nedenle çok büyük hayallerini gerçekleştiren insanlar bunun ardından boşluk, korku, endişe, keder hissedebilirler. Hayal kefemiz boşaldığında korkularımızı yaşamaya başlarız, gittikçe ağır basan korkularımız bize çok inandırıcı gelmeye başlar. Peki, hayallerimiz gerçekleştikçe, yeni ve daha erdemli hayaller eklemezsek ne olur? Çok başarılı, çok sevilen sanatçıların, sosyal medya fenomenlerinin başına gelebilen kederli durum ortaya çıkabilir. Bu durum kimi zaman öyle yoğun olur ki depresyon ve hatta intihara bile varabilir. Elbette sosyal medya ve daha pek çok etken, bireysel bağ kurma ihtiyacımızı yanlış yönlendirerek kendimizi soyutlanmış, kalabalık içinde yalnız kalmış hissetmemize neden olabilir. Yaşanan yoğun bir depresyon ile karşı karşıya kalabiliriz. Bu durum çok sevilmeyi hayal eden, çok takdir edilmeyi hayal eden birinin, kendini tanımak, kendini sevmekten ziyade gerçek ihtiyaçlarını göz ardı ederek bir nevi aç kalması demektir. O nedenle hayallerimizi beslerken kendimizle bağlantıyı, yalnızca kendi özümüzden alabileceklerimizi hatırlamak gerekir. Kendi özümüzden gelen hayaller erdemli ve herkese ışık saçan hayallerdir.

Aslında erdemli hayaller bencillikten, kibirden ve bireysellikten uzak hayaller olmasının yanında insana en çok mutluluk ve iç huzuru veren yani ruhu en çok besleyen hayallerdir. Bir insanın kurabileceği en harika hayalleri belirleyense onun rahatsız olduğu şeylerdir. İşte tam da bu nedenle hayallerimizi oluşturmak için en kolay yol çevremize bakmaktır.  Etrafta, yaşamda, ülkede, dünyada sevmediğimiz, en büyük rahatsızlığı hissettiğimiz konulardan başlayabiliriz. Örneğin ağaçların kesilmesi sizi çok endişelendiriyorsa her yıl belli sayıda ağaç dikmek sizin hayaliniz olabilir ve hatta ağaç dikilmesi için kampanyalar yapmak vb. Tema vakfının kuruluş hikayesini merak ettim şimdi. 😊 Ya da, mesela eğitimin bozulması sizi mutsuz ediyorsa, eğitimin düzeltilmesi için çalışabilirsiniz, eğitim gönüllüsü olabilirsiniz. Günümüzün en harika olanaklarından biriyse bazı bilgilere, derneklere ulaşmak, bazı insanlarla iletişime geçmek artık çok daha kolay. Sesimizi duyurabileceğimiz pek çok alan var.

Erdemli hayaller olarak adlandırdığım bu hayallere en hatırı sayılır örneklerden biri Mustafa Kemal’in, ülkenin içinde bulunduğu durumdan nasıl çıkarılabileceğinin yollarını düşünmesi, çıkışı hayal edip hayallerini gerçekleştirmesi olarak verilebilir. Ya da Gandhi’nin barışçıl direnişi gibi.

Hayallere olan inancın azalması veya asla gerçekleşmeyeceğine inanmak, yeni ve olası hayaller kurmak yerine olmamış hayallere kederlenmekse korkuların ağır basmaya başladığı zamanlardır. Korkular ağır bastığında yaşam bir ölüm-kalım savaşına dönüşür. İşte bu nedenle hayalleri olan insanlarla, hayalleri uğrunda çalışan insanlarla ve dahası erdemli hayallere sahip insanlarla dolu bir ülke düşlemek, öncelikle korkunun imparatorluğundan özgürleşmek demektir.

Bir bilim adamının ya da filozofun tek başına kurduğu bir hayal, imparatorlukları yıkmayı başaracak güce sahip olmuştur. İşte bu nedenle öncelikle hayallere sahip olmak, hayallerimizi canlandırmak en kıymetli görevlerimizden biridir. Varoluş bizlere pek çok canlıdan farklı olarak hayal kurma, hayallerini gerçekleştirebilme kabiliyeti vermiştir. Çevremizde gördüğümüz her şey, tüm kitaplar ve kütüphaneler insanlığın hayal gücüyle yeşermiştir. İşte bu nedenle çeşitlilikler ve farklılıklar endişe edilecek durumlar değil zenginliktir. Zenginlik hayallerde başlar. Bizler de güne zenginleşerek ve zenginleştirerek başlamak için kendi içimize ve hayal dünyamıza bakarak başlayabiliriz. Kimi zaman bir arkadaşımızın coşkusuna, fikirlerine değer verdiğimiz, bilgi sahibi bir liderin hayallerine destek olabilsek de kişinin kendi özüne uygun hayallerine sahip çıkması kadar mühim bir görevi yoktur diye düşünüyorum… İşte bu nedenle kendi hayalim olan “Hayalleri zengin bir toplum” hayalimi sizlerin de desteğiyle gerçekleştirmek istiyorum. Hayalleriniz bol olsun…

Sevgiyle büyütmek üzere hayallerinizi hissetmek, gözlerinizi kapatıp sizi mutlu eden anları anımsamak, yeni mutlulukların kapısını nasıl açabileceğinizi fark etmek için şimdi durup bir kaç dakika gözlerinizi kapatın. Nedir sizin içinizi açabilecek güzel hayaller? Aklınıza ilk geleni yazın, çizin, hücrelerinize anımsatın. Dilerseniz yorumlara da yazabilirsiniz.  Kendinize bunun için her gün iki dakika ayırabilir misiniz? İnsanlık için erdemli hayallerinizi gerçekleştirebilmenin ilk adımı hayal kurmaktır. İnsanlık için attığınız bu adım için tüm kalbimle teşekkür ederim…

 

Babamın Gidişinin Ardından

 

Aradan neredeyse iki yıl geçti. Ben ancak şimdi şimdi öfkeliyim. Şimdiye kadar yaşamak istememek, depresyon gibi aşamalardaydım.  Bunların içinde çaresizlik, isteksizlik, mutsuzluk ve amaçsızlık birleşip beni yataktan çıkmanın bile başarı sayılabildiği bir duruma sokuyordu. Tabi işin en zor kısmı bütün bu yaşadıklarımı olabildiği kadar kendime saklamaktı. Arada hem dikkatimi dağıtmak hem de bana iyi gelmesi ve amaç olarak beni oyalaması açısından birkaç aylık diyet ve sağlıklı yaşam sürecim var. Bir süre de devam ettirebildim. Mersinde bulduğum harika diyetisyenim sayesinde. Bütün bunlara başka başka birkaç amaç daha eklenip dönem dönem beni oyalasa da içimde sürüp giden yaşam isteğimin azalışını hissediyordum. Birincisi babam gitmişti ve çok ani yapmıştı bunu, ikincisi benimle vedalaşmamıştı ve ben onu son kez görememiştim saçma sapan nedenlerle… Ve onu çok özlüyorum….

Bu noktada en önemli konulardan biri sanırım şu. Çok çok yakınınız, canınız ciğeriniz olan insanlar öldüğünde aldatılmış hissediyor insan… Sanki yaşam bana ihanet etmiş gibi… Bana bunu nasıl yapabilirsin? Neden? Diye de sorarsın. Öte yandan kendini asla yaşlı görmek istemeyen, akılda yakışıklı, güçlü, kuvvetli kalmak isteyen bir adama da seçme hakkı vermek gerekiyor belki de…

Ben ölümün gerçekten seçilebildiğine inanıyorum, en azından bizim ailede aniden ölebilme kabiliyeti var. Buna genetik yatkınlık da denebilir. Aslında babamı kaybettikten sonra o kadar sıkı diyet, spor fln yapmamın sebebi de bu yatkınlıktı. Eğer dikkat etmezsem bana da olabilir diye düşündüğüm için. Bu sağlık hevesim geçip de tekrar yaşam beni sıkıştırmaya ya da ben kendimi sıkıştırmaya başladığımdaysa yaşamak istemiyordum. Yaşamak istememek yalnızca insanlara mı özgü bilmiyorum. Galiba intihar eden balinalar, kendi ölümünü hissedip gizli bir yerlere giden kediler de var.  Her neyse yaşamak istememek çok güçlü bir sinyal ve aslında bir o kadar da güçlü bir yardım çağrısı… Yani acil durum… Benim yaşamak istememe noktasına ulaşan kederim ve çaresizlik duygumun bana öğrettiği şeyse şuydu: demek ki böyle hissetti… Demek ki bu noktada bıraktı… Yani tontonumu tam olarak anlamama yardım etti.

Bu öyle bir nokta ki dışarıdan hiç kimse ama hiç kimse size yardım edemez. Öyle bir nokta ki sadece sevdikleriniz çok üzülecek diye düşündüğünüz için bir şeyler yaparsınız. Mesela, yataktan çıkmak gibi basit ama size zor gelen bir şey…  Ben bu dönemi kendime aşırı yüklü bir program yaptığım için hem zor hem kolay atlattım. Zor oldu çünkü istemeden bir şeyler yapmak dünyanın en yorucu şeyi, kolay oldu çünkü böylece gerçek anlamda yaşamdan vazgeçme denemesi yaşamadım.

Peki, tekrar yaşamaya nasıl karar verdim? Aslında sadece şunu düşündüm. “Evren aynı durumda olsa ben ne hissederim?” bunu düşündüğümde, babamı kaybettiğimde hissettiğim çaresizliğin kat be kat fazlasını onun omuzlarına yüklemiş olacaktım. Ve bunun olmasını istemediğime karar verdim… Tam tarihi hatırlamasam da nerede olduğumu ve bu düşüncenin benim için bir dönüm noktası olduğunu hatırlıyorum.

Şimdi ise depresyondan bir basamak yukarıda olan ve yaşamla bağ kurmak için veya her hangi bir yaratım için elzem olan bir güç olan öfkedeyim.

Öfkede çok uzun kalmak pek de sağlıklı olmasa da, özellikle karaciğer için, bırakmaya hazır olduğumda bırakacağımı biliyorum. Öfkemin arkasındaki bazı şeyleri ise bugün FBda kavga ettiğim ama hiç tanımadığım birine yönelmesiyle ortaya çıkardım. Kavga kısmı biraz utanç verici olsa da çok da kötü sayılmazdı. Öfkelendiğim şey hayal ürünü bazı şeylere bel bağlamak ve gerçekten kaçmaktı. Benim babam öldüğü zaman onun bize bebek olarak geleceğine inanmam gibi. Peki, bunu neden uydurdum? Çünkü Tanrıyla pazarlık edip kendi ömrümden vermek istedim.  Pazarlığı kaybettiğim için ve Tanrıyla bir bağlantım olduğuna inanmayı istediğim için bunu uydurduğumu düşünüyorum. Tabi devamında Tanrıyla aramız epey bozuldu J. Kendimi şoktan kurtarmak için uydurduğum bu düşünce bir çeşit hipnoz yarattı ve beni oyaladı. Ama sonuçta hiçbir dayanağı olmayan bir düşünce olduğu ve ortada iki yıl içinde bir bebek olmadığı için çöktü. Bir bakıma da iyi oldu yoksa nasıl bir psikolojiyle büyütecektim kim bilir. Tanrı korumuş diyelim J İşte bu tarz kendimizi haklı, mutlu , rahat vs. hissetmek için uydurduğumuz ama gerçek olmayan inançlara karşı tepkim nedeniyle bugün kavga ettim. … Kızdığım şeylerden bir diğeri ise benim için şu anda pek çok anlamda temeli oturmuş; bilimsel olarak kanıtlanmış, yüzyıllardır uygulanan, bir metoda yöneltilen ithamdı. Bahsettiğim şey farkındalık meditasyonu. Bunu böyle ayırmam gerekiyor çünkü dışarıda o kadar çok çeşit yoga ve meditasyon var ki, her hangi bir iyi hissetme yöntemi sonuna X yogası, Y meditasyonu koyunca oluveriyor sana yoga ve meditasyon. Bir de buna çok kızdım sanırım.

Şimdi yas tutma sürecimin ve yaşam yolculuğumun bir dönüm noktasındayım. Öfkelendiğim için mutlu olmamın sebebi canlanmayı, yaşamayı, var olmayı seçmiş olmam. Bu nedenle de öfkeli tarafıma bir teşekkürü borç bilirim.

Öte yandan bugün de gördüğümüz gibi dışarıda yüzlerce çeşit; insanların beynini yıkayıp, saçma sapan şeylere inandırıp bir çeşit müritlik-şeyhlik peşinde olan yerlisi yabancısı, kendi kendini inandırmışı, türlü türlü insan var. Yani bir çeşit aydınlanma tarikatları gibi… Aydınlanma konusuyla ilgili de bir çift laf etme ihtiyacı duyuyorum. Öncelikle yıllarca acaba diyip aramış bir insan olarak aydınlanma diye bir şey var mı sorusunun cevabını bilemiyorum. Anladığım kadarıyla daha iyi bir zihin, daha sevgi dolu bir zihin var. Ama buna aydınlanma diyip etiketlemeye neden ihtiyaç duyulmuş bilemiyorum. Benim bundan sonrası için birkaç tane yaşam değişikliğim var.

Bunlardan birisi günlük meditasyonum, günde 20 dk ile başlayacağım. Nefes farkındalığı ve şefkat veya loving kindness. Seven nezaket çalışması… Diğer ise fiziksel beden için yapacağım yoga ve egzersizler. Bu ikisini ilk önce toplam bir saat; ilerleyen zamanlarda ise 2 saat yapmayı planlıyorum.  Bir de afirmasyonlarım var ki onlar gece yatmadan önce yaptığım ayna çalışmasının bir parçası… Şimdilik kendimi toparlamak amacında olduğum için daha genel olsalar da zamanla onlara daha spesifik amaçlar da ekleyeceğim. 30 günde gelişeceğimi düşünüyorum…

Yaşam, uğrunda gösterdiğimiz emek ve çabayla gelişen bir şey sonuçta… Her gün sulayıp, ilgilendiğimiz bir ağaç gibi… Madem yaşamayı seçtik o zaman her neyse yapılası olan yapalım gitsin… O zaman öfkeyi bırakabilir miyim? Evet. Öfkeyi bırakayım mı? Evet. Peki ne zaman? Şimdi! O halde güle güle öfke… Şimdi bakalım hangi duygu geldi? Huzur ve keyif… Nerede ne hissettiriyor? Midemde bir hareketlenme… Onunla kalalım o halde… Şimdi bırakabilir miyim? Evet. Bırakayım mı? Evet. Ne zaman? Şimdi. Bıraktık… o halde içimi nispeten nötr hale getirdiğime göre yatabilirim…

İyi geceler…

Namaste…

 

 

Nasıl ayağa kalkabiliriz? Ben ne yaşıyorum? 

Dünden beri epey yoğun şeyler yaşıyorum. İçimde bir başka dünyaya kendimi açmaya çalışıyorum. Biliyorum ki yalnız değilim. Hepimiz yaşamın talihsizlik gibi görünen deneyimlerine maruz kalıyoruz. Kimi zaman da bu o kadar derin bir etkiye sahip oluyor ki kendimizi günlük yaşamın, koşturmacanın içine gömüp ortadan kayboluyoruz… Yalnızca ne kadar yoğun olduğunu düşünüyoruz ve şikayetlerle yaşam bizim yarattığımız bir cendereye dönüşüveriyor.

Ben de son bir kaç gündür  bir dönüşümün içindeyim ve yaşadıklarımı paylaşıyorum çünkü o kadar yalnız değilim ki. O kadar insani bir şey ki bu. Paylaşınca ihtiyacı olan birine, aynı zorlukları yaşayanlara ilham olabileceğini düşünüyorum.

O nedenle çok değerli bir soruya “nasıl içindeki öfkeli tarafla şefkatli taraf arasındaki dengeyi gördün?” sorusuna cevabımı da buradan paylaşmak istedim.  Bu soruyu soran çok değerli ruha da sonsuz teşekkürler. Böylece hepimiz için bir alan açılmış oldu.

Merhaba bütün kalbimle teşekkür ederim. Sorduğun için ki ben de cevabını arayabildim. Açıkçası uzunca bir süredir öfkeli ve hırçın tarafımın büyüdüğünü hissediyordum. Tam ergenlik dönemime benzeyen bir hale büründü bu. Sonrasında bu durum benim içinden çıkamadığım bir hal alınca ben de eski yöntemlerime (olumlu düşünmek, yaşam coşkusu ile hareket etmek, yoga ve meditasyon gibi) döneyim dedim. Fakat bu çok zordu. Her gün kendime randevu alıp gitmediğim bir doktor görüşmesi gibi. En sonunda pazartesi günü bir mindfulness summit le ilgili email aldım. Bu bana epey kolay geldi açıp video izlemekte sorun yoktu. Sonra izledikçe ve bir kaç kısa pratikten sonra icimde küçük ışıklı diyebileceğim anlar fark ettim. Sanki tamamen bulutlu bir gökyüzünde minicik bir açıklık oluştu ve güneş oradan kendini gösterdi. Bu minik anlar su an çok sık değilse de ve fazla uzun süremese de oldukça yoğun olduğu için kendimi yaşama yeniden bağlanıyor gibi, kucaklaniyor gibi hissetmemi sağlıyor. Mesela dün gidip geldi. Mesajını ilk okuduğumda ilk düşüncem ama yine kaybettim olmuştu. Sonra kendime sınırsız özgürlük verdim. Her sey serbestti. En zararlı şeyler de. Ne olursa olsun kendime sevgi sözü verdim. Ne olursa olsun beraberiz… Sonrasında bugün tekrar Eckhart Tolle nin videosunu izlerken onunla beraber minicik meditasyon  yaparken yeniden hissettim güneşin içime sizdigini.. Çok derin bir sefkatin orada olduğunu. Sonra da hemen yazmak istedim. Sana ekte bahsettiğim ücretsiz programın linkini de gönderiyorum. İçinden hangisi geliyorsa izleyebilirsin.

En başta Richie diye bi adam vardı araştırmacı o beynin meditasyonla değişimini araştırıyor mesela. Tüm kalbimle teşekkür ederim tekrar. Yüreğinde derininde büyüyen şefkatle bağlantı kurabilmen dileklerimle… Sevgiler

Burada şunu da eklemeliyim mindfulness summit veya başka bir çok online farkındalık çalışması bulabilirsiniz. Onemli olan sanırım kendinizi biraz özgür bırakmak. Biraz geniş alanlar açmak. Çünkü eğer içimizde hadi şimdi şefkatli hissedeyim siye zorlayan bir parça varsa şefkat yok demektir. O nedenle özgürlük ve zaten hep bizimle olan, güven ve huzur veren alanı fark etmek için rahatlamaktan başka bir şey değil meditasyon. Kendinizi sıkıntıya sokuyorsanız başka bir görev veriyorusunuz demek bu. Şu an görevlerle işimiz yok. Sadece şu an var. Bu sadece 1 dakika sürse bile.

Tüm kalbimle içinizdeki şefkatle buluşmanız dileklerimle…

Ayağa kalkıp yola devam etmek…

Ve aradan uzun zaman geçti… Sanki yıllar, aylar bazen de sadece dakikalar gibi geliyor. Kalbimde en çok öfke birikti. Kime karşı olduğunu bilmediğim bir öfke. Yaşama karşı belki de, ya da daha çok kendime ve hata yapan diğer herkese karşı kim bilir. Yaşamın bazı kırılma notkaları vardır işte o noktalar bazen öyle çoğalır ki sanki bir koca züccaciye dükkanı yerle bir olmuş gibi gelir. Benim için geçtiğimiz bir kaç sene bu kırılmaların elimde neredeyse hiç bir şey bırakmamacasına beni zorladığı bir dönem olarak geçti. Bir talihsiz Türk filmi senaryosuna benzeyen ama gerçekliğiyle içimi, canımı yakan bir senaryoyu yaşıyordum. Tontonumu, babamı kaybettiğim o gün içimdeki züccaciye dükkanı yerle bir oldu. Hani?!? hani ben pozitif olunca, ben çabalayınca her şey değişirdi, güzelleşirdi?, hani Tanrı o zor zamanlarda edilen duaları mucizeleriyle karşılardı…O gün 13 Mart 2016. Doğumgünüme sadece 5 gün kala. Yüreğimi parçalayan, beni yerle bir eden bir kayıpla karşı karşıyaydım. Beni tutan tüm iplerin birer birer koptuğunu hissedip hiç bir şey yapmak istememekti yaşadığım… Kopsundu… Tutsa ne olurdu sanki… Dünya sevdiklerimiz olmadan ne işe yarardı ki… Kopsundu… Tüm ipler… Her biri kopsundu… Tam böyle bir noktadayken ben gözümün birinin karardığını hissetmeye başladım. Sanki çerçevem daralıveriyordu… İpler gerçekten de hızla kopuyordu belki de. İşte ikinci depremim de birincinin hemen ardından gelivermişti. Gözümün acilen ameliyat edilmesi gerekiyordu. Retinam yırtılmış, görme merkezim de her an gidebilirmiş… Peki dedim… Kopsundu madem… Her şey kopsundu…Bunu söyleyen ses beni cesur, umursamaz ve yabancı biri haline getirse de ona engel olmak mümkün değildi… Koparmak, kopmak isteyen bir parça… Bir savaşçının doğuşu, içimden bir ergenliğin kalıntıları gibi çıkan hırçın, zorlayıcı parçam. Yaşama ve onun haksızlık gibi görünen deneyimlerine isyan eden bir parçam çığ gibi büyüdü. Onu sürekli dengelemeye çalışan huzurlu birikimim kaynaklarını kurutmaya başladı. Huzurum azalıyor hırçın parçam büyüyordu. Ta ki düne kadar…

Diğer bir parçamla; kocaman, şefkat nehirlerinin aktığı; ışığın yayıldıkça yayıldığı, muhteşem bir yuva hissiyle donanmış; herkese ve her şeye kendini açan bir şefkat dolu parçayla yeniden buluştuğumda her şeyin dengeleniyor olduğunu hissettim… İçimdeki bu iki parçanın bir terazideki iki uç gibi birbirini dengeleme yarışını izledim. Biri ne kadar büyüdüyse diğeri de o kadar büyümüştü.  Biri güçlendikçe diğeri de güçlenmek zorunda kalan bu iki parçayı o kadar net görebiliyorum ki şimdi… Ancak şimdi… Aradan neredeyse iki sene geçtikten sonra neler olduğunu anlamaya başlıyorum. Yaşamın haksızlıklarla dolu olduğuna inanan bir savaşçıya annelik etmeye çalışan bir parça… Savaşçının eli gerçekten güçlü olsa da esas büyük güç şefkatin elinde belki de… Şefkatim ihanete uğramışlığın ardından öfkeyle dolmuş parçamı dinlemeye ve sarmaya hazırlanıyor… Yeni bir dönem başlıyor… Ayağa kalkıp, yaraları sarmak, küskünlükleri tamir etmek, kırıkları toplamak, yapıştırmak, artık yapışamayacak kırıkları süpürmek… Züccaciye dükkanını yeniden toparlamak zamanı şimdi. Yeniden kucaklaşmak zamanı… Savaşçının savaşına bilgelikle destek olmak, ona amacını bulmasında yardım etmek ve yolculuğunda huzurlu ve erdemli bir bilgeden destek almasını sağlama zamanı… Huzurla ayağa kalkmasına yardım etme zamanı…

Ayağa kalkıp yola devam etme zamanı, yeni bir yol bulma zamanı…

 

Kitap okumak yaratıcılığı nasıl arttırır?

Öncelikle yeni yılın ilk yazısını okumak üzerine yazmak herhalde beni en çok mutlu eden şeylerden birisi. Tüm hayatım boyunca kitap vazgeçilmezim olduysa da ben de yıllarca ders kitaplarım, iş kitaplarım dışında okumakla geçirdiğim zamanlarda ta ki son iki aya kadar bir vicdan azabı hissettiğimi itiraf etmeliyim.

Bu aralar kafama takılan sorulardan biri Atatürk’ün nasıl olup da pek çok şeyi düşünebildiği, tasarlayıp, uygulayabildiği? Elbette kısaca O’nun dahi olduğunu düşünüp geçebilirdim ama öyle yapmadım. Tıpkı Einstein ve Feynmann gibi fizikçilerin, başarılı bilim adamlarının; ki sayısı bizim popüler bilimden bildiğimizin çok üstünde; deha ve farklı olduklarını söyleyip işin içinden çıkmanın kolay olması gibi. Elbette bu bakış açısı çoğunluğun en büyük hastalığı olan tembelliğin bir bahanesi de aynı zamanda. İşte ben bu kez bu bahaneyi bir kenara bırakıp Atatürk’ün nasıl düşündüğünü, neler yaptığını anlamaya çalıştım ve bunun için de İnternet gezintileriyle oradan buradan bilgiler edinmek yerine içinde 300-400 kaynak gösteren kitapları tercih ettim. Bu kitapların ortak olarak tekrar ettikleri bilgiler ise bir nevi sağlama olarak karşıma çıktığında sevindim. Elbette iki, üç kitap Atatürk’ü anlamak için yeterli değil ama  iyi bir başlangıç.

Atatürk’ün genel geçer insanlardan elbette bazı farklılıkları var ama bunlar daha ziyade edinilmiş iyi alışkanlıklar olarak açıklanabilir. Örneğin ve yazının da başlığı olduğu üzere çok ama çok ve sürekli okuması… Son zamanların popüler ve etkileyici ilk okul öğretmeni Ahmet Naç’ın çok daha güzel anlattığı üzere her 2 kuruşundan birini kitaba harcayan ve en çok kitap hediye edilmesine sevinen bir insan Ata.

Peki okumak bir insanı gerçekten bu denli geliştirebilir mi?

Okuma alışkanlıkları, yani nasıl ve ne tür kitapları ne sıklıkla ve ne şekilde okudukları, farklılık gösterse de ben okuyan toplumların çok farklı düşünebilmeye başlayabildiğini düşünüyorum. Nasıl mı?

Kitap okumak; film/video izlemek, resimlerle anlatım ve hatta İnternet üzerinden okumaktan pek çok anlamda çok farklı. Nasıl?

Öncelikle okuduğumuz şey çok sade. Yani etrafında reklamlar yok. İkincisi bir film size, hayal gücünüze ihtiyaç duymayacak şekilde her şeyi sunar ve sizi pasif bırakırken kitap size hayal etme özgürlüğü sunar. Yüzüklerin efendisi çok güzel bir çekime sahip olsa da ilk çıktığında bu nedenle okurlarından pek çok tepki görmüştü. Çünkü her bir okurun hayalindeki kahramanlar ve yerler ve hatta yüzük bambaşkaydı. Ayrıca tüm kitaplar, en üstünkörü basılan kitap bile, en azından bir editörün elinden geçtiği için çoğunlukla bir İnternet kaynağından daha güvenilir. Öte yandan kitap okurken, okuduğumuzu anlamak, yorumlamak, üzerinde düşünmek ciddi bir konsantrasyon ve algı becerisi gerektiriyor. Sanal ortamda “bu ne?” diye merak ettiklerimizi bir arama motorunu araya sokup, kendi düşünme kabiliyetimizden sanal ortamın bize sunacaklarına teslim ederken konudan, kendi zihnimizden uzaklaşarak dağılmak an meselesi. Ve aslında sanal ortamda dolaşmak zihni bizim kullanıp, eğitmemizden ziyade, zihnin popülerlik temelli bir sistem ve reklamlar silsilesine teslim edilip, onun tarafından yönlendirilmesi demek ve bu da aslında gerçek bir okuma alışkanlığının faydasını sağlamaktan çok zaman kaybına götürüyor. Her İnternet sitesini çevreleyen türlü türlü reklamların beynimizin derinlerine yerleşmesi de cabası.

Peki kitap okurken ne olur? Öncelikle kitap okurken bir düşünme eylemini gerçekleştiririz. Yani aktif olan biziz, zihnin kontrolünü ele geçiririz. Başlangıçta bu zor gelebilir. Belki hiç anlamadan bir kaç sayfa okumuş buluruz kendimizi ve geri döner tekrar başlarız eğer kararlıysak. İşte bu aslında harika bir zihin kontrolünü, eğitimini beraberinde getirir. Bir yoga hocasının da söylediği gibi “Disiplin özgürlüktür”. Zihnin disiplini ise bizim özgürlüğümüz demektir. Eğer okuduklarımızı gözümüzde canlandırmak için çaba harcıyorsak çok daha harika. Yazıp çiziyorsak muhteşem. Bu yaratıcılığın ilk ve en güzel adımı. Daha önce bildiklerinizle “anlamlı” bağlantılar kurmaksa her şeyi çok daha ileri taşıyor. Katıldığınız, katılmadığınız fikirleri ayırt etmek, kendi kalıp inançlarımızı sorgulamak da en güzel taraflarından biri kitap okumanın. Kitap okumak bir alışkanlık haline geldiğinde, ve okurken sistemli düşünme yetisi üzerinde çalışıldığında, ki kitap okumak bunu doğası gereği beraberinde getirir, zihin artık freni patlamış direksiyonu başkasını elinde giden bir araba değil bizim her gün kullandığımız, dilediğimiz yere gitmemizi hızlandıran faydalı araç haline gelir. Bu araç, yani kontrolü bizde olan bir zihin ile yüzyıllar boyu pek çok bilgiye, hakikate ve gelişmeye ulaşılmış; şu an deneyimlediğimiz her yaşam unsurunda bu aracı kullanabilmenin yaratıcılığı kendini göstermiştir.

Yani zihni kullanma pratiğini bize yaptıran en kıymetli ve basit araç olan şey kitap. Okumak, okurken anlamak, düşünmek, yorumlamak ve sonuç çıkarmak gibi becerilerin gelişmesi. Anlatım ve dil yeteneklerindeki gelişme, kelime haznesinin genişlemesini de sayarsak, kitap insanlığa sunulmuş en büyük hizmet, en güzel araç diyebiliriz.

İşte bu nedenlerle yeni yılın yegane hedefi, benim için, kitap okuma alışkanlığımı daha da geliştirmek. Artık kitap okurken vicdan azabı da çekmiyor bilhassa her sabah okumaya, okurken düşünmeye ve yazmaya en azından yarım saat ayırıyorum ve elbette fırsat bulduğum her boşlukta okuyorum. Öncekinden farklı olarak artık tek bir kitap değil farklı konularda olmak kaydıyla 3-4 kitabı beraber okumanın daha keyifli olduğunu fark ettim. Öbür türlüsü sanki kendimi tek bir kitaba mahkum etmek gibi oluyor.

Bu sene bitirdiğim ilk kitap ise 1. Atatürk, Bilim ve Üniversite, Metin Özata tarafından yazılmış ve 330’a yakın kaynak gösterilmiş, bu kaynaklar zaman zaman başka kitaplar zaman zamansa röportajlar. Özellikle üniversitede okuyan, çalışan ve Atatürk’ün düşünce şeklini anlamak isteyen herkese tavsiye ederim.

Bu kitapta çarpıcı çıkarımlarımdan bazıları ise şunlar;

  • Atatürk’ün her insanın birey olması, düşünmesi, kendi fikirleri olmasını isteyen bir insan olduğu. Onu bir diktatörmüş gibi yansıtmaya çalışanların aksine bir diktatörün en sevdiği şey olan “Siz nasıl uygun görürseniz” Ata’nın duymayı en sevmediği cümle.
  • Yine tahmin edilenin aksine Atatürk kendisinin belli bir konuda kesin bir kararı yoksa (yani üzerinde uzun uzun düşünüp, ki uzun uzun düşünüp, uzmanlarla görüşüp, tahlil etmeden karar vermiyor, karar vermemişse) bir başkasının işine asla müdahale etmiyor. Yani her şey benim kontrolümde olsun gibi bir düşüncesi yok.
  •  Herkesin pek çok konuda OKUMASINI ve bilgi ve fikir sahibi olmasını istiyor.
  • Milletin en büyük hastalığının “tembellik” olduğunu ve yalnızca çok çalışarak başarı ve refaha ulaşılabileceğini, bu hastalığın bir an önce tedavi edilmesi gerektiğini söylüyor. Zira kendisi hep çalışıyor ve savaşta cephede bile okuyor, yazıyor, çiziyor.
  • Atatürk’ün yine en etkileyici düşüncelerinden biri ise bir şey için ölmek değil onun için yaşamak fikri. Bunu kısaca İstanbul Darülfünun’da geçen bir olayı paylaşarak açıklamak isterim. Paşa Darülfünun’u (Yani Osmanlı zamanında kurulan ilk üniversite) ziyarete gidiyor ve öğrencilerle sohbet ediyor, planladığından daha uzun kalmak isteyince bir profesör “Paşam biz de burayı bırakmayı hiç istemiyoruz, burada ölmek istiyoruz ” deyince Paşa sinirleniyor. “Ben vatan için savaşta bile hayatta kalarak başarmak gerektiğini söylerken siz burada ölmeyi nasıl düşünürsünüz. Burada YAŞAMAYI düşünmeniz lazım gelir” benzeri bir  söz söylüyor. Ve bir şey uğruna ölmek değil yaşamak marifettir manasında bir açıklama yapıyor. Kendisi ise “GELECEK NESİLLER” için yaşadığını söylüyor. Ondan sonraki dördüncü nesil olarak ona minnet ve şükranlarımı sunuyorum. Seni ve hakikati anlamak için elimden geleni yapıyorum… En çok da okuyor, düşünüyor, çalışıyor  ve sorguluyorum… Kitaplarla dolu bir yaşam ve yıl dileğiyle… Esen kalın…

 

Karamsarlıktan çıkış-Mucizelerin Başlangıcı

Öncelikle bir bakalım karamsar, Türk Dil Kurumu sözlüğündeki karşılığıyla “kötümser”, nedir? “Her şeyi kötü yanıyla ele alan, hep en kötüyü bekleyen, kötüye yorumlayan, karamsar, bedbin, pesimist, iyimser karşıtı” demek. Karamsarlık-kötümserlik zaman zaman ciddiyet, entellik, bilgelik, zeka, bilgili olma gibi kavramların arkasında saklı bir sıfat gibi algılanır. Ne demek istiyorum? Bir konuda her şeyin en kötü yanını gören birine sanki çok haklıymış gibi, bir bildiği varmış gibi yaklaşırken; yani o kişinin “ciddi-(şaka olmayan-gerçek )” olduğunu düşünürken; umutlu ve iyimser bir başkasının yorumlarını safdillilik veya hayalperestlik olarak algılama halinden bahsediyorum. Yani kötümser olmanın toplumda bir meziyet haline gelmesinden bahsediyorum. Bunun bir  de hepimizde olan “Ben dememiş miydim?” adlı bir ifade hali de vardır. Kötü bir şey olduğunda öngörülerinin gerçekleşmesini, benliğini değerli hissetmek için kullanma hali. Halbuki tüm Dünya’da bütün mucizeler karamsar olmayan insanların çabasıyla yeşermiştir. İnsan karamsarlıktan uzak ve de “ciddi” olabilir. Ciddi lafını “GERÇEK” anlamında kullanıyorum.  Karamsarlık sizin için “GERÇEKLİK” ise orada durup düşünmek gerekiyor.”GERÇEK”i “ACI ve OLUMSUZLUKLAR” olarak algılamaya alıştığımızda kendimizi bir zindana kapatmış oluyoruz çünkü. Gerçek olandır. Olanın ne olduğu her an değişir. Gerçek bizim gördüklerimiz veya bildiklerimiz değildir. Birilerine göre değişmez. Gerçek gerçektir. Onu örtmek, kapatmak mümkün değildir. Gerçeği olduğu haliyle görebilmek ise bence tam anlamıyla zekadır (TDK zeka: İnsanın düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamı, anlak, dirayet, zeyreklik, feraset). Bir durumu olduğu haliyle görebildiğimizde o durumu değiştirmek için gerçek bilgiye sahip olabilir, çıkış yolu bulabiliriz. Olduğu haliyle görebilmek içinse öncelikle karamsarlıktan arınmak yani ön-yargılara inanmayı bırakmak gerekir.

Bir konuda olabilecek en kötü şeyi öngörmek aslında sorun değildir aynı şekilde olabilecek en iyi şeyi de öngörmekte bir sakınca yoktur. Önemli olan öngörülerimizin birer analiz olduğunu bilmek ve “GERÇEK”le karıştırmamaktır. Karamsarlık öngörülen durumun gerçek olacağı endişesini içeren bir inanma halidir. İçinde korku, endişe, kaygı, umutsuzluk gibi pek çok duyguyu barındırır ve insanın ne beden ne ruh ne de akıl sağlığı için bir faydası vardır.

Her hangi bir durumda en gerçekçi tahlili yapmak için olan her veriyi kullanmak bilimsel bir yaklaşımdır fakat olasılıkları görmek başka bu olasılıklardan en kötülerine inanmak başkadır. Öte yandan zeka olanı olduğu gibi görmek ve “sanki bir çıkış yolu yokmuş gibi görünen noktadan bile bir çıkış yolu keşfedebilmektir”. Zeka karamsarlıkla bir arada var olabilecek bir hal değildir aslında.

O nedenle siz de yaşamınızda karamsar kişilerin, ciddi, bilgili ve önemli olduğuna içten içe inanıyorsanız bu inancınızı bir kez daha gözden geçirin çünkü yaşamı güzel olasılıklara kapatan bu inanç bizleri bir çıkmaza da sürükler. Gerçeğin kötümser olması tıpkı Şeytanın galip geldiği bir dünyayı kabullenmek gibidir. Kendimize yapabileceğimiz en kötü şeylerden birisidir. Öte yandan iyi hissetmek; özgür, huzurlu, mutlu, tatmin olmuş ve değerli hissetmek karamsarlığın yokluğunda kendiliğinden gelişir zaten. Yani biz karanlık fikirlere inanmayı bıraktığımızda zaten orada doğal olarak bulunan bir özgürlüğe kavuşuruz. Kendimize ayrıca bir iyimserlik maskesi hazırlamaya ihtiyacımız yoktur. Olan gerçektir ve gerçeğin iyi veya kötü olmak gibi bir ihtiyacı yoktur. Olana iyi veya kötü demek insan zihninin bir başka oyunudur.

Peki karamsarlık olmadığında neler olur? Mucizeler… Aslında buna en güzel örneklerden biri hiç kuşkusuz Mustafa Kemaldir. “Ben hayatımın hiç bir anında karamsarlık nedir tanımadım” diyen bir deha tarafından mucizeler gerçekleştirilmiştir. Çok yoğun ve yaygın bir karamsarlık nidası olan “Aman memleketi sen mi kurtaracaksın?” dememiştir kendisine ve muhtemelen kimse de ona böyle bir laf edememiştir. Bir mucizeye vesile olabilmiş ve daha sonrasında “Bana Allah yardım etti, ben talihli bir insanım” diyebilecek kadar mütevazi olabilmiştir.

Üzerimizdeki karamsarlığı nasıl atabiliriz peki? Öncelikle ön yargılardan, varsayımlar ve yaftalardan uzaklaşarak. Gerçeği bilmeden, ne olduğunu araştırıp öğrenmeden, kulaktan dolma facebooktan duyma bilgilerle değil gerçekte olanı, olduğu gibi görebilmeyi seçtiğimizde. İnandığımız karamsar düşünceleri fark edip, onlara inanmayı bıraktığımızda. Her olumsuzluğa teslim olmaktan vazgeçtiğimizde, olanı olduğu gibi görmeye zihnimizi açtığımızda işte bize yepyeni bir dünyanın kapıları açılıyor. Bu dünya özgürlükler, başarılar, ilerlemeler, sevgi ve şefkat dolu bir dünya…” Tek yolu inandığımız düşüncelerden gücümüzü geri alıp yolumuza gerçekle devam etmek…

Sevgi ve ışıkla…

Overcoming the times of depression

In the grip of depression, fear, anger and anxiety, the greatest gift is to take a deep breath and give to the being experiencing them a deep compassion. Notice your being trying to survive in the absence of compassion. The love, the forgiveness…The flow of love will be opened up through your heart to your being in need. Consciousness is best embodied through a deep, beautiful flowering of compassion.
If you can let a tiny bit of compassion flow in and out of your heart then the entity of numbness and unease in you will begin to dissolve. You may experience tears falling, you may experience grief following that compassion. Just let it dissolve as much as you can. Then let your loving being express itself by whatever means it can. Let the loving kindness make some of your choices through the day. Like smelling a flower, watching the sunset, etc. You will feel a lightness in your being just as a beautiful soft silk in the air.
Remember the hidden needs of your soul and reconnect. Just at this very moment take a slow gentle deep breath in slightly smiling to it and feel that you are lovable, you are beautiful, you are bliss and let go of the breath slowly. Notice your very being breathing and find a tiny bit of compassion inside.
I believe that compassion is the key to open up the numbness and fear of depression and every one of us have that key within us.
I am thankful to you for helping me remember the way back home in response to you. Namaste, love.
Guher

Değişimi Tetiklemek- Kilit taşı Alışkanlıklar

Bugün okumakta olduğum, “Alışkanlıkların Gücü” adlı çok güzel kitabın verdiği ilhamla uzunca bir süredir, belki de son 20 sene :), üzerinde durduğum değişim ve değişimi yaratma konulu bu yazıyı yazmak istedim çünkü hep hatırlamamız gereken çok önemli noktaları vurgulayacağım. Benim de bir özet halinde hatırlamak istediğim bir yol haritası içereceği için de hem heyecanlı hem de istekliyim.

Bahsedilecek konular: Değişim mümkündür. Alışkanlıklar belli bir motif izler. İrade gücü kullanıldıkça etkisi yayılır.  Kilit alışkanlık değişimin domino taşı etkisindeki başlangıç noktasıdır. Alışkanlığınız dönüştürülebilir veya yeni bir alışkanlıkla etkisiz hale gelebilir… Zamanı olmayanlar için bu kadar 🙂 Ayrıntılar aşağıda 🙂 Sevgiler

Öncelikle şunu hatırlatmak istiyorum eğer içinizde değişime dair bir istek varsa mutlaka onu izleyin ve araştırın. Yaşamınızda karakteriniz olduğunu düşündüğünüz bir çok alışkanlık da dahil olmak üzere, pek çok şey değiştirilebilir. Sizi bunun aksine inandıran tek şey ise şu anda aktif olan ama her an dönüşebilecek veya etkisini kaybedebilecek alışkanlıklarınız. Öte yandan alışkanlıklar bizler için hayati öneme sahip  ve beynimiz hiç bir hafıza ve öğrenme yeteneği çalışmasa bile bizim gündelik yaşama devam edebilmemiz için sürekli alışkanlık depolayabiliyor. Bu depodan hangi alışkanlığın aktif olacağını ise biz seçebiliyoruz, elbette bunun için kendimizi yeterince gözlemlemek ve denemeler yapmak bunun yanı sıra davranış alışkanlık haline gelene kadar irademizi kullanmak. Tıpkı bilgisayar programı gibi. Bu kadar iddialı konuşmama bakarak bunun çocuk oyuncağı olduğu izlenimi vermek istemiyorum elbette ama tahmininizden daha kolay olabilir.

Bilimsel çalışmalar göstermiş ki alışkanlıklar belli bir motif (patern) oluştuğunda çalışıyor. Şöyle ki her gün yaptığınız her alışkanlık öncelikle bir işaretle aktif hale geliyor, daha sonra bir rutin işlemeye başlıyor, bu rutini işleten itki gücü ise bir arzu, o arzunun tatmin olması ise ödül. Bu motif her alışkanlık için geçerli. Mesela her gün yemek sonrası çay içme alışkanlığını ele alalım. Burada işaret yemeğin bitmesi, rutin çay içmek, ödül içini ısıtan lezzetli bir içecek ve doyurucu bir sohbet. Ve rutin tamamlanıyor. Burada ödülün ne olduğu herkese göre değişir ama mesela yalnızken yemek sonrası çay içmiyorsanız o zaman ödül aslında sohbettir. İşte bu döngüde her hangi bir değişiklik olduğu zaman alışkanlık kırılabiliyor. Mesela evden yemek getirdiğinizde veya tek başınıza yediğinizde bu motif değişebiliyor. Mesela bu motif içinde sizin rutininiz zararlı bir alışkanlıksa, sigara içmek gibi, yapılacak en kolay şey rutini değiştirmek. Yani sigara yerine mesela çay içmek ve bunu yaparken elinizde çay kaşığı tutmak gibi.

Alışkanlıklar oturana kadar en önemli şey ise irade gücünüzü kullanmak. İrade tıpkı vücuttaki bir kas grubu gibi çalışıyor. Bir konuda irade gücünüzü kullanmaya başladığınızda başka konularda da aktif hale gelebiliyor. Örneğin sağlıklı beslenmeye başladığınızda hareketi otomatik olarak arttırmak gibi. Kendimden örnek vermek gerekirse şimdiye kadar her iki tezimi yazarken de yanında iki davranış değişikliği vardı. Yüksek lisans tezimde diyet ve sigara bırakmak. Doktora tezimde ise diyet ve düzenli yoga yapmak. Buradan da anlaşılabileceği üzere benim kilit taşı alışkanlığım beslenme. Sağlıklı beslendiğim zaman otomatik olarak daha hareketli ve çalışkan oluyorum. Bu durumda bana yemek konusunda irademi kullanmak çok büyük getiriler sağlıyor şimdiye kadar kısa dönemler devam ettirebildiğim irademi kullanma gücünü uzun süreye yayabilirsem hayatta başarılı olma ihtimalim artıyor.

Kilit taşı alışkanlığınızı bulduğunuzda onunla ilgili bir motif arayarak başlayabilirsiniz. Ya da o alışkanlığı baskılayabilecek güçte bir alışkanlık yaratarak etkisini azaltabilirsiniz. Mesela işten döndüğünüzde sizi karşılamak üzere koşu ayakkabılarınızı kapının yanına koyabilirsiniz. Bu sizin işaretiniz olur. Koşuyu yaparken zorlandığınızda ise bittiğinde ne kadar hafiflemiş hissedeceğinizi düşünebilirsiniz. Bu da ödülü arzulama oluyor. Koşu sonrası ödül ise zaten bedende salgılanmış olacak olan endorfinin yaratacağı mutluluk.

Aslında domino etkisi bir alışkanlığın değişimiyle kendini gösteriyor…

Yaşamlarımızı dönüştürmek dileğiyle…